BİRİNCİ DÜNYA HARBİNE GİRERKEN

 MESUDİYENİN BATIŞI

-                       TÜRKMEN EŞKİYASINA BASKIN

 ARNAVUT İZZET VE LÂZ ÇETELERİ  

 BİGADA ASAYİŞ DURUMU

 MİLLİ TEŞKİLÂTA DOĞRU

 BİGADA İLK MÜDAFAAİ HUKUK TEŞKİLÂTI

 KARA HASAN ÇETESİNE BASKIN

 AKBAŞ CEPHANELİĞİNE BASKIN 

ANZAVUR SAHNEDE

 İLK BİGA BASKINI

SELÂNİKİLER SÜRÜLÜYOR
YENİCE KUŞATILDI CEPHANELİK YANIYOR
ANZAVURUN OLTUMATOMU
 İKİNCİ BİGA BASKINI
ALAYA İLK HÜCUM BAŞLIYOR
ALAY ÇEKİLİYOR
ARNAVUT VE LAZ ÇETELERİ İPTE
ANZAVURUN İZMİT MUTASARRIFLIĞI
SARI EFE GELİYOR
HAZİN BİR ÇEKİLİŞ
MÜTHİŞ BİR PANİK
YUNAN İŞGALİ BAŞLARKEN
ÇAN BASKINI
ANZAVUR KAPANDA 
BİGADAN YUNAN ÇEKİLİŞİ
GÖNENDEKİ YUNAN GARNİZONUNA BASKIN
EDİNCİK GARNİZONU

                                          “BİRİNCİ DÜNYA HARBİNE GİRERKEN"

            Sırbistan 1 nci cihan harbinin barut fıçısı idi; bu fıçı ataeşlendiği zaman Çanakkale müstahkem mevkilerinde olağan üstü askeri tedbirler göze çarpıyor; Akdenizin sarf rüzgârları bu istikametten etrafa barut kokuları yayıyordu.

            İngiliz harp filolarından yakayı güç kurtaran alman filosunun Goben ve Breslav zırhlı kruvazörleri 1330 Ağustos ayında Türkiyeye sığınmak zorunda kaldı; Ağustosun sisli ve puslu bir akşamı bu iki harp gemisi Çanakkaleden süzülerek Marmaranın mavi sularına girdi.

            Breslav ile Gobenin boğazdan girişleri, iki sahil boyunu bir bayram gününe benzetmişti. Renk renk ampullerle süslenmiş gemileri kıyı boyunca sıralanmış halk sevinçle karşılıyor. İngiltere konsolosu da elinde baston hükûmet konağının merdivenlerini çıkıyor, önüne gelene:

            - Mutasarrıf bey nerede? Diye soruyordu.

            Nihayet konsolos mutasarrıf Murad beyi makamında buldu ve oturmadan, deniz tarafını işaret ederek ve Türkçe söyliyerek:

            - Mutasarrıf bey, bu Alman gemileri kimin izni ile Boğazdan geçiyor? Bunu hükûmetim adına şiddetle pretosto ederim! dedi.

            İhtiyar mutasarrıf Murad Bey de bir an şaşaladı:

            - Bende bilmiyorum ! dedi.

            Sonra konsolosun asabiliğini sezip ilâve etti.

            -Cevad Paşa hazretlerine sorayım.

            Konsolos bastonuna dayanmış bekliyor, heyecandan çenesinin titrediği fark ediliyordu.

            Mutasarrıf Murad Bey telefonu açtı Cevad Paşa ile konuştu, sonra konsolosa dönerek şu cevabı verdi:

            -Hükümetimiz Almanyadan bu iki gemiyi satın almıştır. Bugünden itibaren bu iki gemi Türk donanmasına aittir.

            Konsolos bu cevabı aldıktan sonra hiçbir şey söylemiyerek çıkıp gitti. Giderken bastonunu döşeme tahtalarına, merdiven basamaklarına olanca vuruyor ve yarım Türkçesiyle: “İngiliz, Almana gösterecektir” diye homurdana homurdana doğru telgrafhaneye doğru gitti.

            İşte tam bu sırada artık Türkiyeden alâkasını kesmiş olan İngilterenin İstanbul konsolosu ve konsolosluk erkânı da İstanbula gelerek Boğazdan dışarı çıkmak üzere Çanakkale önünde kendilerine tahsis edilmiş olan iki vapurda bekliyorlardı. Alman harp gemileri bu İngiliz vapurlarında telsiz olduğunu tespit etmiş olmalı ki, derhal arama yaparak gemilerdeki telsiz cihazlarını aldıktan sonra İstanbula müteveccihen yollarına devam ettiler.

            Bir Türk limanında Almanların bu hareket tarzları İngilizlere daha ağır geldiğinden derhal karaya çıkarak ve Çanakkale konsolosunu alarak mutasarrıf Fuat Bey nez’dinde ikinci bir protestoda bulundular.

            İngilizleri götüren gemiler Boğazdan çıkıp gittikten sonra Boğazı İngiltere donanması tıkamış ve Çanakkale dışı artık bir torpil tarlası halini almıştı.       

                         “MESUDİYENİN BATIŞI”

            Memlekette artık harb dedikodusu başlamıştı. Herkes kedisini vaziyete göre hazırlıyor, şehirliler ve memurlar köylerdeki eş ve dostlarına barınabilmek için ev tenbih ediyor, bir kısmı Biga, köy ve kasabalarına gizli gizli göç ediyor, şehirde tüccar ve işadamları tedbirler alıyor ve bu arada ağızlarda tahtelbahir ve tayyare lâfları dolaşıyordu. Bu iki silahın da acemisi idik.

            İşte bu sıralarda Mesudiye zırhlımız tam Çimenlik tabyasının önünde demirlemiş mütamadiyen Boğazı tarassut ediyordu.

            Arası çok geçmemişti ki, bir gün derinden gelen bir top sesi üzerine öğleden sonra jandarma ve polis dairelerine acı acı bir telefon haberi yayıldı.

            -Mesudiye battı. Bütün efrad denize döküldü, ne kadar kayık ve mavna varsa acele Çimenlik önüne seyk edin!..

-                                            -Koştuk mevcut deniz taşıtları sevk edildi gemideki erat usta olduklarından gemi ağır ağır yüz üstü kapanırken erat ve subaylar teknenin üstüne tırmanmışlar ve gemi battıktan sonra üç defa (yaşasın millet) diye bağırmışlardı.

-                                          Bir baştan bir kıştan iki yara alan gemi battıktan sonra subaylardan 12 kişi yemek salonunda yemek beklerken içeride kalmış ve 12 saat sonra çıkarılmış, ne yazık ki o anda birisi ölmüştü.

-                                           İşte bu elim hadise münasebetlle Çanakkalede bulunan asker ve sivil her sınıf halk tahtelbahirin nasıl bir silâh olduğunu fiilen öğrenmişlerdi.

-                                             29 Ekim 1930 da harb ilan edildi.. Vilayet merkezi evvel Bergus nahiyesine, sonra Biga kazasına ve 1332 de de Lâpsekiye naklonulmuş bütün Çanakkale halkı şehirden çıkartılmış, çekilen halk ve subay memur aileleriyle Çanakkale köyleri tıklım tıklım dolmuştu.

-                                         Çanakkale geceli gündüzlü denizden ve havadan bombardıman ediliyor, şehrin mahallelerinden yer yer yangınlar bir taraftan söndürülürken diğer taraftan yangın bombaları ile yeniden başlıyordu. Köylere sığınan Çanakkale, Maydos, Kilitbahir sivil halkı köy evlerinin odalarında, samanlık ve ahırlarında ancak birer, ikişer şilte ile sığınmış, en kıymetli eşya ve mobilyalarının şehirde yandığını düşünerek yürekleri sızlarken bu acıyı daha dayanılmaz bir acı karşılıyordu.

-                                               Boğazın öte yakasında evlatları, düşmanın türlü ve kuvvetli silâhları ile çarpışıyordu.

-                                               Muhaberenin dehşeti asıl geceleri hissediliyordu. Gecenin sessizliğinde ağır ve hafif makineli tüfek ve bomba patlamaları geliyor, sonra hastahanelere kolsuz ve bacaksız, gözsüz kalmış yaralılar akını başıyor ve her gün şehitlik biraz daha büyüyordu ve nihayet Çanakkale bölgesi Âkifin canlandırdığı hali aldı: “Şüheda fışkıracak toprağı sıksam şuheda ! “

-                                         Geceleri Çanakkaleden bakılınca, İngiliz ve Fransız donanmalarile donanma taşıt gemilerinin İmrozdan Bozca adaya kadar uzanan sahada ; rengârenk elektiriklerle bezenmiş oldukları görülüyor ve bu manzara yeni kurulmuş şehir manzarasına benziyordu.

-                                           Bu gemilerden geceli gündüzlü atılan 38 lik toplarla cephe ve şehir mütamadiyen dövülüyor. Ve bilhassa maneviyat üzerindeki tesiri sivil halkta daha yakıcı ve yıpratıcı oluyordu. Buna rağmen hiçbir Türk genci bu cehennemi cepheden ayrılmak istemiyor ve hiç bir ana ve baba asker çağına eriştirdiği evlâdını oraya göndermekten çekinmiyor. Kendi rızasile, isteye isteye, âdeta kurbana hazırlanmış kınalı bir koyun gibi göz yaşları içinde

-                                                - Haydi evlâdım, ben seni bugünler için büyüttüm !

-                                               Diye arkasını okşıyarak yollamaktan zevk duyuyordu.

-                                               Muhabere mıntıkası olan Çanakkalede asker ve sivil bütün vatandaşların kuvvel maneviyeleri çok yüksekti.

-                                               Memleket içinde asayiş vaziyeti çok iyi iken birinci yıl sonlarına doğru Bayramiçin Değirmendere köyünden beş kişilik bir Türkmen eşkiyası türedi.

-                                                Eli silah tutan erkeklerin cephede bulunmalarından faydalanarak, bunlar, yol kesmek ve köy basmaya kadar ileri gittiler. Arazi ormanlık olduğundan mahalli jandarma kuvvetleri bir türlü ele geçiremiyorlar, kendi arazilerinde dolaştıklarından müfrezelerden kolayca saklanabiliyorlar. Bir taraftan da başka yollarla, değişik semtlerde yol kesiyor. Soygun yapıyor. Ve insan yaralamak ve öldürmekten çekinmiyorlardı.

-                                               Cephenin yanıbaşındaki bir vilayette asayişin bu kadar bozuk olması çok kötü tesir yapıyordu.

-                                          Hükûmet şiddetli tertibat alarak Bayramiç, Ezine, Çanakkale, Biga ve Lapseki kazalarından birer jandarma müfrezesi gönderdi. Kovalandığını anlayan eşkıya Kazdağına sığındı ve ele geçmedi; Müfrezelerde yerli yerine döndüler.

-                                                  Müfrezelerin çekildiğini haber alan eşkıya yine, Bayramiç Çanakkale dağ yolunda ve köylerinde faaliyete başladı.

-                                             1331 senesi Mayıs ayı içinde idi. Bir gün Çanakkale jandarma bölük komutanım Şükrü bey beni çağırarak:

-                                               - Bu eşkiyanın telkinini senden istiyorum ! diye emir verdi.

-                                               Düşündüm : Dağlık arazide büyümüş, kendi mıntıkalarında, kolayca saklanıp himaye gören bu eşkiyalara resmî elbise ile yapılan takip fayda vermiyordu. Bu işi yapmak için onlar gibi elbise giymek kıyafet değiştirmek lâzımdı.

-                                               Komutana :

-                                               - Emrdersiniz, fakat, bende sivil efe elbisesi giyeceğim ! diye şart koştum. Bu ciheti tabur komutanımile görüştükten sonra bana “her ne şekilde olursa olsun bu çetenin telkinini senden istiyoruz ! “ dedi, tertibatımı aldım. Kalabalık kuvvetle hareket etmekte fayda yoktu. Onları ürkütmemek lazımdı.

-                                        Çok yiğit, tecrubeli, gönüllü jandarmalar içinden güvendiğim sekiz kişi seçtim. Komutana haber verdim ve bir iki tene de zincir kelepçe alarak bir gece habesizce yollandık ve doğruca Çanakkalenin Karaburunlar köyüne vardık.

-                                             Orada dokuz kat efe elbisesi buldurdum. Ayağımızda kısa potur, çıplak bacaklara birer örme uzun çorap, arkamıza birer efe cepkeni, belimize birer püsküllü kuşak fes üzerine oyalı yazma bağlıyarak o zan,manın tütün kaçakçıları kıyafetine girmiş olduk. Bu kıyafetimizi gören bizim jandarma olduğumuzu aklına bile getiremezdi.

-                                          Sabahleyin gün doğarken Bayramiç istikametinde yollandık. Hep ormanlığı takip ediyor, mümkün mertebe kimseye görünmemeye gayret ediyorduk. Etrafı dinleye dinleye şakilerin dolaştıkları bir dört yol ağzına vardık. Geceyi ormanda geçirdik İstediğimiz eşkiyayı ilk temasta yakalamaktı. Bir kere kuşkulandılar mı bulunmalarına imkan ve ihtimal yoktu Çünkü, bütün Kazdağları bunlara geniş bir meskendi, aynı zamanda Tahtacı Türkmenlerinden oldukları için işleri de orada, bu haydutları buralara bağlıyan yol kesmek ve adam soymak suretile elde ettikleri bol ve zahmetsiz kazançtır, yoksa yalnız askerden kaçmak isteyenleri harbin son yıllarına kadar Kazdağlarında mükemmelen saklar ve korkusuzca tahtacılık sanatlarınıda yapabilirler; fakat mesele bu değil, bu zahmetsiz bol kazanç pek cazip geliyor ve onları buralara bâğlıyor. Bu haydutlar Değirmendere köyünden Ahmed, Ali, Hasan, Hüseyin ve diğer Alidir.

-                                             Efeleri Ahmeddir, bunun bir gözü çakır, bir gözü elâdır, bunun için ona gözü boncuklu efe derlerdi.

-                                               Biz, tam on gün dolaştık ve çok ihtiyatlı davrandık.

-                                               Mesela: Ezine ve Bayramiç jandarma komutanlarına şifre yazılmıştı bizim sivil olarak dolaştığımızı biliyorlardı. Köylere gelince, (tütüncü) olduğumuzu söylüyorduk, böyle ufak bir tütüncü grubunun dolaştığını Ahmed efe de öğrenmiş, acaba Edremitli mi yoksa Balya tarafından mı? Diye merak etmişti.

-                                                         “ TÜRKMEN EŞKİYASINA BASKIN”

Yola çıktığımızın tam on birinci sabahı bunların köyde olduklarını tespit ederek köyü kuşatmıştık, sabahın erken saatlerinde hafif bir yağmur çisentisi var. Yanıma iki arkadaş alarak köyün içine doğru ilerliyorduk.. Hepimizde o zamanın en iyi  silâhı olan lek mermili Martin var. Ayrıca bende tabancada mevcuddu. Efelere benzemek için kuşağımızda sokulu birer koca bıçak ta görünüyor.

Köyün girişinde on iki yaşlarında bir çocuğa rastladık. İlk sözümüz :

-         Oğlum biz Ahmed Efeyi arıyoruz, tütünlerimiz var, Çanakkaleye kadar katır kiralayacağız, dedim.

            Bu köy zaten tütüncülerin geçit yeridir. Ekseriya bu Türkmen köylerinden Çanakkaleye gitmek üzere tekrar katır tutarlar.

            Çanakaleye çok miktarda kaçak tütün girdiği ve oradan cepheye sevk edildiğinden bu köyler kira ile hayvan vermeye alışkındı. Hele bizim gibi dört başı mamur bir efe grubunu daha tehlikesiz göreceklerdi.

            Çocuk bizim tam bir tütüncü grubu olduğumuza inanmıştı.

-         Ahmed Efe ve arkadaşları köydeler, gidip haber vereyim, diyerek koştu.

                       Arkadaşlarım çok cesur, soğukkanlı ve zeki çocuklar: bana ve işaretlerime dikkat edin diye de onları ikaz ettim.

Köyün ortasına doğru ilerlemeye başladık.

            Köy zaten onbeş, yirmi haneli bir obadır. Beş on dakika içinde Ahmed efe yanında bir arkadaşı ile bizi karşıladı. İşte çete reisi ile karşı karşıya gelmiştik. Bu zatın Ahmed Efe olduğundan da şüphe yoktu. Çünkü gözleri birbirinden başkaydı. Orta boylu yirmibeş yaşlarında bir adamdı bize fevkalâde iltifak etti.

            - Efeler, hoş geldiniz.  Sizde bizim köye gelir miymişsiniz? Nereden yel attı. Arkadaşlarınız nerede, hepiniz bukadar mısınız? diye bizi odaya doğru götirmiye başladı.

            Ben de şüphelenmesinler diye derhal gelişimizin sebebini anlattım:

            -Köyün yarım saat kadar uzağında dokuz yüz tütünümüz var. Ve katırları sizin                   namınızı işiterek buraya kadar kiraladık. Şimdi bize kirası kaç lira olursa olsun dokuz katır lâzım. Hiç oturmaya vaktimiz yok, çünkü dün akşam üstü jandarmalarla müsademe ederek gece karanlığından faydalanıp izimizi kaybettirdik! dedim.

              Jandarmalara ağız dolusu küfür savurarak  onların itimadını kazanmak yolunda  bir hayli konuştum.

                    Bu sırada diğerleride gelerek beş kişi oldular, Ahmed Efe :

            -Efe sen merak etme, katırda buluruz, hepsini yaparız, buraya jandarma gelemez, hem kellemizi veririz, sizin tütünlerinizi vermeyiz, bir kahve için de ondan sonra gidersiniz!. diye bir odaya aldılar hemen ocak yakıldı, bir kısmıda kahve, şeker için gitti.

             Biz Ahmed Efe ile katırların çanakkaleye kadar kiralarını konuşmaya başladık. Her katır üç kırmızı liradan Çanakkalenin Kurşunlu köyü ne kadar pazarlık yaptık. Tütünler hayvanlara yüklenecek paralar peşin verilecekti.

             Ocak yanmış, cezveler ateşe sürülmüştü. Bize o kadar itimad var ki kulaklı ingiliz tüfekleri bile odanın köşesine dayandı. Ben tam ocakbaşı köşesindeyim. İki arkadaşım kapının tam karşısında ve tüfeklerin dayalı olduğu köşede, onlar da tüfeklerini yanı başlarına dayamışlar, fakat, her zaman kapılabilecek durumda ...

             Bir aralık oturdular, askerden nasıl kaçtıklarını ve bu silâhları nasıl aldıklarını anlattılar. Arada da soygunculuklarından bahsettiler.

             Bizim arkadaşlar da onları lafa tutuyordu. Kendi tüfeğim Benim kucağımda duruyordu. Heyecandan her tarafım elektriklenmiş gibi idi. Lâfın tam koyu bir sırasında tüfeğim elimde idi:

-         Hava acaba çok mu tutuk, tütünler ıslanmasın? diye yerimden yavaşça kalktım.

              Dışarıya havaya bakarken benden işaret bekliyen arkadaşlara silâhları işaret ederek, dışarı fırlamalarını kaşla gözle anlattım.

              Küçük bir dam odasındaydık, bir sıçtayışta fırlamak kolaydı. Arkadaşlar silâhları kucaklayıp kendilerini ok gibi dışarı attılar; ben silâhımı onlara çevirdim:

-         Kıpırdama ! dedim.

            Düdükler çalındı, öteki arkadaşlar koşup geldi. Efeler neye uğradıklarını anlıyamamışlar, dona kalmışlardı.

            Boncuk Efe neden sonra bana :

-         Ben seni melek sanmış, inanmıştım; meğer sen erkek değilmişsin! dedi.

-         Eller yukarı !.

            Kelapçeleri bileklerine çift çift vurduk, kimseye duyurmadan köyden uzaklaştık, bir saat ötedeki hacılar köyüne vardık.

            Köylü başımıza üşüştü. Her biri haydutların vukuatını soygunculuklarını anlatıyor, çaldıkları eşyaları sayıp döküyordu.

            İçlerinde :

            - Saatimi nereye koydun? Para senin olsun, saatimi ver! Diye yakalarına sarılanlar oldu.

            O köyde hepsini sorguya çektik. Yaptıkları hırsızlıkları, işledikleri cinayetleri bir bir itiraf ettirdik.

            Bütün çaldıkları eşyaları geri vermeye hazırdılar :

            -Eşyaların ve paraların çoğu köydedir, köye varırsak size hepsini teslim ederiz dediler.

            Haydutları önümüze katıp, köye yollandık.

            Köyleri yüksek bir sırttaydı. Sırtın eteğinde durdum. Türkmen kadınları hem şirret hem de çok cesurdurlar. Üzerimize çullanarak haydutları kurtarmıya teşebbüs edebilirlerdi; bunun için köye girmedim. Haydutlara :

-         Seslenin kadınlarınıza eşyalarla paraları getirsinler.

            Bizim geldiğimizi görenler köyün kapısına doğru yürümeye başlamışlardı; tepenin kenarına gelip bir noktada toplandılar, hepsi de kadın ve çocuktu, aralarında tek erkek yoktu.

            Ahmed Efe anasına seslendi :

            Evdeki paralarla soygunculuk eşyalarını, saatlerini al da gel !

            Kadın :

            Lanet olsun !.. diye karşılık verdi; evde yiyecek bazlaman yok, ne parası getirecekmişim!.

            Efe yalvarmaya başladı:

-         Eşyalarla paraları getir ana, eğer getirmezsen bizi öldürecekler ! 

            Benim maksadım, eşkiyanın vukuatını ve soygunculuğunu tespit için delil elde etmekti.

            Heriflerin başına üç jandarma dikip ötekileri yanıma alarak köye çıktım. Kadınları tatlı dil ile kandıracak, çalınmış eşyalardan bir kısmını alacaktım...

            Yanlarına ulaştım, konuşmaya başladım. Ben konuşurken kadınlar ve kızlar avludan birer söven sökerek çullanmazlar mı? 20 – 30 kadar kadın ve kız, gözleri dönmüş üzerimize hücum ediyor...

            Serde erkeklik ve gençlik var. Bırakıp kaçsak, kadın ve kızlardan kaçmak ayıp olacak, tüfek dipçiği ile karşı koysak, bu da yakışık kalmayacak, nihayet karşımızdakiler kadın ve kız!

            Hele silah kullanmak aklımdan geçmedi. Neyse üç kişi, kimsenin burnunu kanatmadan, 20 – 30 kadını yatıştırmaya muvaffak olduk; çünkü aşağıdaki jandarmalar iyi düşünmüşler, havaya birkaç el ateş etmişlerdi.

            Tüfek sesi kadınları çil yavrusu gibi dağıttı.

            Amma şunu da ilave edeyim, bia tüfeğimizin kundağı taşla kırılmış bizde bir hayli sopa yemiştik, iki jandarmanın da başı hafif yarılmıştı. Yaralarına tütün bastırarak ve eşkiyaları önümüze katarak Çanakkalede karakola teslim ettik. Bayramiç bölgesi de bunların şerrinden kurtuldu.  

                  ARNAVUT İZZET VE LÂZ ÇETELERİ  

            Seferberliğin ikinci seneleri sonları idi asker kaçakları çoğalmaya başladı. Lâpsekinin Mecidiye Köyünde oturan Arnavut İzzet çetesi ve Dibekbaşı Köyünde Karadeniz halkından Mehmet çetesi diye belli başlı iki çete türedi. Bunlar arasıra işbirliği yaparak yol ve köy soymıya başladılar. Her ikisi de çok gaddardı, onlar için insan öldürmek ve yaralamak işten değildi.

            Benim vazifem ve memuriyetim Lâpsekiye nakledildi. Jandarma tabur komutanımız Riza Vamıktı... (Birinci Büyük Millet Meclisinde Sinop Mebusu) Vilâyet merkezi Lâpsekide Mutasarrıf İbrahim bey muktedir ateş gibi bir zat. Bütün arzusuna rağmen bu eşkiyalara bir türlü tesirli bir takip harekâtı yapamıyor. Eşkıya o kadar edebsizlendi ki, köylerde evlenen dalikanlıların gelinleri evvelâ Arnavut İzzetle zifafa giriyor diye söylentiler başladı. Bir taraftan da köy zenginlerini mektupla ve haber göndermek suretile haraca kesiliyordu.

            Her iki çete kırk kişi kadar vardı... Eşkiyanın bu derece serbest meydan bulmasının esaslı sebebi şuydu;

            Harp başlangıcında İngilizler Seddilbahir ve civar sahillerimize asker çıkardıkları zaman buralarda sahil muhafızı olarak, İstanbul, Üsküdar, Çanakkale gibi vilâyetlerde teşkil edilerek buralara gönderilen seyyar jandarma taburları ve alayları vardı. Bu kıtaların hepsi jandarma erat ve mekteplerinde tahsil görmüş genç ve yetişkin çocuklardı. Düşman karaya çıkar çıkmaz bu aslanları buldu. Düşman kuvvetlerine nazaran  pek az kuvvette olan ve ellerindeki mavzerlerinden maada, hiçbir silâh bulunmıyan bu jandarmalar düşmanın kara, deniz ve hava silâhları karşısında, ordu birlikleri gelinceye kadar dayandı, geriye dönmedi, ve orada eridi. İçlerinden şanslı olanlar yarı canla kurtulabildi. Bunun üzerine dahildeki asayişi korumak için hükûmet 45 yaşın altında olan ihtiyar müstahfızları silâh altına alarak birliklerini kurmak zorunda kaldı.

            Bir karış sakal, yaşını başını almış, torun sahibi askerlikten anlamaz, yürüyemez, koşamaz, silâh atmasını bilmez, hülâsa jandarma evsafına haiz olmıyan bu adamlar kadroyu doldurunca eşkıya sürüsü çoğaldı. Çünkü jandarmadan hiç korku kalmamıştı..

            İkinci bir tedbir olmak üzere hükûmet orduya başvurdu; ordudan yardım istedi. Bu sefer cephede hiçbir işe yaramıyan Arap askerlerinden jandarmaya yardımcı kuvvet olmak üzere bir kısım kıtalar gönderdiler.

            Mevsim kış; bunlarla hiç iş görülmüyor. Ve çok sıkışınca:

-         Türkçe bilmiyorum diyor!.

            İş bu merkezde iken mutasarrıf İbrahim beyin emri ve ısrarı üzerine bu Arnavut ve Lâz çetelerinin imhası için bir baskın yapılması kararlaştırılarak Araplardan, ihtiyarlardan ve az miktarda esas jandarmalardan bir takım teşkil edilmiş, bu takımın başına da beni koymuşlardı. Aynı zamanda bu baskını idareye bizzat tabur komutanı nezaret edecekti.

            333 yılının bir kış gecesi tabur K.nı binbaşı Rıza Vamık Bey beni makamına çağırarak şunları söyledi.

            - Arnavut İzzet ve Lâzlar bu gece Dibekbaşı köyünde bulunuyorlar, şimdi oradan haber geldi. Bu gece bir yürüyüşle sabaha karşı Dibekbaşı sarılacak güneş doğuncaya kadar beni bekliyeceksiniz. Şayet güneş doğduktan sonra da gelmezsem evlerde arama yaparak eşkiyayı imhaya çalışacaksınız, sizin emrinize elli kadar da Arap askeri verilecektir.

            O zamanlar çok gençtim, eşkıya takip etmek, müsademe yapmak çok hoşuma gidiyor, bu gibi işlere her zaman gönüllü olarak ben talip oluyordum.

            Bölüğe geldim, on jandarmayı seçtim ve onların silâh ve mermi işlerini tanzim ettim. Dışarıda yarım metre kar var, hava çok soğuk. Eldiveni olmıyanlara eldiven buldum, ekmeklerini ve komanyaklarını ekmek torbalarına koydurdum. Ondan sonra Araplara gittim. Onların arasından elli yerine ancak 30 kadar adam bulabildim. Miskin miskin insanlar Bunların bize bir yükten başka bir şey olmadıklarına o anda kani olmuştum, fakat ne çare ki, emir yukarıdan geliyordu, itiraz edemezdim.

            Gece yarısı yola çıktık. Yollar karlı olduğundan yürüyüş ağır oluyordu. Arapları adeta arkalarından dürtmek suretile yürütüyorduk.

            Sabaha karşı Dibektaşına beş kilometre kadar mesafede bir değirmene rasladık. Bu mevsimde su olmadığı halde, karşıdan, değirmenin bacasından kıvılcımlı dumanlar tüttüğünü gördük.

            Jandarmalar arasında Lâpsekinin köylerinden  Mustafa adında yiğit bir nefer vardı. Beni o ikaz etti :

-         Bu mevsimde bu değirmen işlemez, aradığımız eşkıya burada olsa  gerektir. Ona

göre hareket edelim, değirmeni ablukaya alalım ! dedi.

            Değirmeni sardık. Mustafa ile beraber değirmen kapısına yaklaştık, fakat, ayak seslerinden ve hele Arap askerlerinin önüne geçilmez uğultularından işi fark ettiler ve ocakta yanan ateşi söndürmiye başladılar. İçeriden sesler duyuldu..

            Ben derhal yüksek sesle bağırdım :

-         Bir bölük jandarma ile sarıldınız, sizi bomba ile içeride imha edeceğiz, teslim

olunuz !

            Hiç ses yok. Ben ve jandarmalar bunu müteaddit defalar tekrarladık, yine ses çıkmadı. Epeyce durakladık. Bunlar aradığımız eşkıya olsaydı muhakkak silâhla mukabele ederlerdi.. Ya onlar değilse ?

           Biz kapıdan içeriye tehdit için silâh atsak köy yakın asıl eşkıya haber alacak ve kaçacaktı.

            Cesaretini her zaman taktir ettiğim Yenice köylü jandarma eri Mustafa :

-         Bu tereslerin göğsünde sapan demiri mi var ? diyerek değirmen kapısına iki tekme

vurunca ileri atıldı.

            Bu vaziyet karşısında bize de onun peşinden ayrılmamak düştü. Ben de atıldım.

            İçeride ne görsek beğenirsiniz ? Firar eden yedi kişi Arap askeri daha gündüzden bu değirmene sığınmışlar korkularından ses çıkaramıyorlar. Onları orada bağladık, başlarına bir nefer Türk jandarması, iki de silâhlı Arap askeri bıraktık.

-         Sabahleyin bunları Lâpsekiye götürün diye emir verdim.

Biz yolumuza devam ettik. Gün ağırırken Dibekbaşı köyünü sarmış, tabur komutanını

beklemiye başlamıştık.

            Arazi dağlık ve ormanlık... Erler; kar üstünde mütemadiyen donmaktan korunmak için, tepinmekte ve bir taraftan evlerin kapı ve pençereleri tarassut edilmekte... Asıl şüpheli olan eşkıya Mehmedin evine 150 metre kadar sokulmuş bulunuyoruz.

            Güneş doğdu. Tabur komutanından haber yok. Artık bundan sonrası için mesuliyet bana aid.

            İlk işim o köyde tanınmış ve ayni zamanda muhtarlık yapan Temel adındaki şahsı yanıma getirtmek oldu. Dedim ki :

            Efelerin köyde olduklarını haber aldık. Hiç saklamaya lüzum yok. Sen muhtarsın bu anda her hangi bir silâh patlarsa veya jandarma ölürse eşkiyayı köyünde sakladığından dolayı seni de burada öldürürüz.

            Evvelâ inkâr etti:

-         Yok dedi.

Böyle demekte haklıydı. Nasıl doğru söylesin ki, her gün bu haydutlarla yaşıyordu, onların vurdukları vurduk, kestikleri kestik idi, hükûmet nüfuz ve kuvveti ikinci derecede kalıyordu.

   Biz hükûmet adamları bu muhtarın eşkiyayı sakladığını tesbit etsek dahi ancak

mahkemeye verebiliriz, ya onlar öyle mi yapar ? En hafif cezaları bayılıncaya kadar dayak atmak ve şayet muktedir ise birkaç yüz lira da para cezası almak, karısı veya kızı güzelse dağa kaldırmak...

   Buna rağmen adamcağız, korku; efelerin dün geceden beri Mehmedin evinde

olduğunu söyledi.

   Etrafıma baktım ve gözlerimle tabur komutanını aradım. Gelmemişti. Hemen

yanıma iki jandarma ve muhtar temeli alarak gösterilen eve doğru yollandığım sırada kulağıma bir düdük sesi geldi. Dönüp baktım Binbaşı Namık Bey elile “Çekil” diye işaret ediyordu.

 Efeler o dakikaya kadar uykuda imiş, düdük sesi ile uyanmış olacaklar ki, ben geriye koşarken pençerelerden ateş açtılar ve köyün kâmilen sarılmış olduğunu anlayınca bir kısmı kapı ve pençerelerden ateş ederken diğer kısmı dışarı fırladı. Bunlardan ikisini derhal yakaladık, ellerinden tüfeklerini, cephanelerini aldık, bileklerine kelepçeyi geçirdik.

   Artık her taraftan silâh patlıyordu. Arka taraftan kordon hattını yaranlar olmuş,

Araplar derhal kordonu terk ederek kendilerini emin bir yere saklamışlardı.

   Kurtulan eşkıya bizim kuvvetlerin arkasına dolaşarak yandan ve gerilerden ateşe

başladı. Çok geçmeden ateş çemberi içinde kaldık.

   Başta tabur komutanı olduğu halde jandarmaların köye doğru koştuğunu ve evlere

iltica ettiklerini gördüm.. Onları arkasından erler de evlere girmeye başladılar.

   Dört Jandarma ile dışarıda kalmıştım. Eşkiyanın bir kısmı bize, bir kısmı da tabur

komutanının girdiği eve ateş ediyor, ayni zamanda :

   -Teslim olmazsanız hepinizi kıracağız !

 Diye bağırıyorlar, bir ikisi de :

“Telli kurşun atarız” türküsünü söylüyordu.

               İş vehamet kesbediyordu hemen koştum bir iki eve daldım, 

 Komutan :

   -Ne yapacağız ezil olduk dedi.

 Dedim ki :

    Şuradan çıkalım vakit geçirmeden arkamızdaki tepeyi tutalım yoksa hepimizin

silâhlarını alırlar çok feci olur. Ölmek daha eyidir. Kurşun çatırtılarından arapların saklanmalarından bir türlü cesaret edemiyordu.

    Ben oradaki arabları sopa ile dışarı çıkarıyordum jandarmalar da bana yardım

ettiler, bu silah sesleri ve kurşun çatırtısı arasında onlardan köşe başına oturmuş ekmek yiyenler ve ekin sandıklarına saklananlar bile vardı komutan korkmakta ve bir taraftan da haklı idi. Onların vazife ile bir alakası yoktu.

   Komutana : Bizi takip edin dedim ve dışarı fırladık, köyün doğusundaki tepeyi

tuttuk, komutanda bize iltilak etti.

   Şimdi köy çukur bir vadide olduğuna göre Eşkıya öte yakada bizde beri yakada

bulunuyorduk, yakaladığımız iki eşkıya da yanımızda idi.

   Komutan :

   -Artık dönelim diyordu, arab askerlerini kendince hesaba katmıyor beş altı esas

jandarma ile kendini bu dağda yapa yalnız sayıyor Eşkiyanın bu kudurganlığından ürküyordu.

            Mutasarrıf İbrahim beyin Çardak nahiyesinde müdür olarak tatihdam ettiği akrabasından bir zat vardı, o da komutanla beraber gelmişti..

            O arkadaşla ben eşkiyanın arkasından giderek takib harekâtının devam ettirilmesinin doğru olacağını aksi taktirde eşkıya müfrezenin korktuğuna kanaat getirerek artık kaza merkezine kadar sokulacaklarını, her ne bahasına olursa olsun takib etmek yerinde olacağını söyledik.

            Çok korkmuştu. Bir türlü ikna edemedik, Arabların maneviyatsızlığı onu bu hale getirmişti.

            Müfreze benim emrimdedir. Ben bu arablarla bu haydutların hakkından gelemem. Diğer kazlardan esas jandarma celbederek bir gün baskın yaparız. Diye kat’i emir vermişti.

            Komutan : Anlaşılıyor ki maiyetinden bir sürü telefat verdirmek istemiyordu ve takibde bir muafakiyet görmüyordu.

            Biz Lâpseki yolunu tuttuk. Bunu gören efeler de ileriye bizim yolumuza doğru yürümeye başladılar. Anladım ki bizim önümüze pusu kurarak arkadaşlarını kurtarmak istiyorlardı.

            Bunu komutanla nahiye müdürüne söyledim, nahiye müdürü :

-         Şayet böyle bir şey yapılırsa bu herifleri öldürelim dedi.

            Ben de bunu tasarlıyordum. Komutan atıldı:

-         Sakın ha .! Hepimizi kırdırırsınız diye haykırdı.

-         Peki ama yakaladığımız iki eşkiyayı elimizden alırlarsa vilâyet merkezine ne yüzle

gideriz ? diye mırıldandık.

            Aklımıza gelen başımıza gelmişti, tam dağdan düze inince sol tarafımızda yüksekçe bir tepe vardı, haydutlar oraya yerleşmiş üstümüze yaylım ateşe başladılar. Hemen mevzi alarak biz de oradaki düzlüğe ve kar üstüne uzanarak ateşe başladık, ve iki eşkiyayı da önümüze yatırmıştık.

            Beş on dakika sonra bir de ne görelim arab askerlerinin hepsi de tabanları kaldırmış kaçıyorlardı.

            Tabur komutanı cephenin boşaldığını ve bu manzarayı görünce o da onların peşinden koşub gitti. Hayret ettik, nahiye müdürü de benim yanımda idi, hakikaten kabadayı bir gençti..

-         Bu ne ayıp diye söylendi.

Şimdi eşkıya bizim önümüze ateş ediyor, hemde:

-         Ulan kaçsanıza ne duruyorsunuz, diye arkadaşlarına bağırıyorlardı. Bir aralık tabur

Komutanı düdük çalarak toplanın diye kalpağını sallamaya başladı, bu sırada önümüzdeki iki kişi fırlayınca kaçmıya başladılar. Tabur komutanının bu hareketi karşısında her iş alt üst olmuştu, rezil olmuştuk. Biz de yerimizden kalktık, tüfekleri omuzumuza astık ağır ağır yollandık.

            Bütün emeklerimiz heder olmuş küçük bir vaziyete düşmüştük, bittabi bunun mesuliyeti de tabur komutanına aitti, keşki gelmeseydi sanki ne olacaktı? Üç beş kişi bizden vurulacaksa muhakkak onlardan da kırılacaktı. Fakat, onlardan korkmadığımızı anlatmış olacaktık. Onlara verilecek bu fikir ve kanaat bizim için çok kıymetli olacaktı. Komutanın bu korkusuna arapların hareketleri müesir olmuştu. Bir defe biz onları evde sıkıştırmıştık ne kadar olsa kendilerini o kadar yerden kurtarıncaya kadar en az on kişi vurabilirdik. O zman tersine olarak onlarda maneviyat denen bir şey kalmıyacaktı. Çok mütessir olarak döndük, Lâpsekiye geldik. Mutasarrıf İbrahim bey olayın iç yüzünü öğrendi.

            Nahiye müdürü ona, olanca vakayı cereyenı hali anlatmıştı, çok geçmedi taburda ve Lâpsekide ne kadar Arnavut jandarmaları ve çavuş ve onbaşıları varsa başka vilayetlere gönderdi. Binbaşı da Sinoba nakledildi artık bu eşkıyaya kuvvetli bir takip hareketi yapmak nasib olmadı, ve bu hadiseden sonra eşkıya daha fazla şımarmıştı, pervasızca her tarafa saldırıyordu.

            İşte buna bir misal : Çok geçmemişti ki, Lâpsekinin Şahin eli köyünde hacı Hüseyin adında zengince ve yaşlıca adamcağızı bir gün tarlasından kaldırıp mühim miktarda para istedi, üç gün bekledi umdukları parayı alamayınca öldürdü.

            Vilayet merkezinin yanıbaşında buna benzer cinayetler çok kötü tesir yapıyor ve yukarıda belirttuim gibi jandarmasızlık yüzünden hükûmet nüfuzu hiçe iniyor gün geçtikçe asayiş bozuluyor, cephaneden tebdilhava gelen erat artık bu hali görerek gitmiyor, daha başka ufak tefek asker firarilerinden müteşekkil çeteler türemiye başlıyor, yer yer asayişsizliğe sebebiyet veriliyordu.

            Şimdi gelelim Şahin ili köyünden kaldırılan Hacı Hüseyinin öldürülmesinden doğan hadiseye :

            Bu köy eski yerli ahaliden müteşekkil bir köydü. Gençliğin hepsi cephede, elli yaşından ileri olan erkekler bir araya geliyorlar.

            “Madem ki hükûmet kuvveti eşkiyayı tenkil etmek kudretinde değildir, bu gün Hacı Hüseyine tatbik edilen muamele yarın da bize yapılacaktır, bu eşkiyadan bu intikamı biz almalıyız” diye karar veriyorlar.

            O günden itibaren hem işlerine bakıyor ve hem de eşkiyanın hattı hareketini adım adım takibe başlıyorlar.

            Bir gün eşkıya, bütün arkadaşlarile, o civarda bir mandıraya gelerek bir koyun pişiriyorlar. Bunu şahinliler haber alıyor.

            Köyde Hasan pehlivan adında elli yaşlarında çok cesur bir adam var... Eşkiyanın bu mandıranın hemen sekiz yüz metre kadar ilerisindeki çok güzel suyu olan çeşmeye yağlı kebaplar yedikten sonra muhakkak uğrayacaklarını tahmin ederek yanına altı yedi kişi alıyor orada taşlardan birer siper yapıp saklanıyorlar.

            İkindiden sonra gün ağarırken eşkiyaya yağlı kebapların üstüne aynı mandıradan iki kovan açarak bolca bal yiyorlar ve içeri yan yana meşhur soğuk suyun başına akın ediyorlar.

            Silâhlarını birer tarafa yatırarak kimisi su içiyor, kimisi elini yüğzünü yıkıyor. İşte bu sırada, mevzide bulunan koca erkekler, göğüslerini gere gere iyice nişan alarak silâhlarını eşkıya üzerine boşaltmaya başlıyorlar.

            Eşkıya neye uğradığının farkına varamıyor:

-         Yandım vuruldu!.

Diye bir çığlık kopuyor; kuvvetli bir jandarma müfrezesi pususuna düştüklerini

Sanıyorlar ve sekiz ölü bırakıp kaçıyorlar.

            Ölüler çeşme başında duradursun, Hasan pehlivan gece gidiyor, vakayı jandarma dairesine haber veriyor. diğer arkadaşları da yerlerini tepdil ederek orada nöbet bekliyorlar.

            O zamanın ceza kanununda, eşkıya dahi olsa, hariçten bir sivilin bu eşkiyayı (müdafaai nefs hariç) öldürmesi suç sayılırdı. Bunun için vilayet merkezinde bir kısım jandarma kuvveti hemen çeşme başına giderek birkaç el silâh atıp ölülerden beşini orada köylülere gömdürüp, üç cesedi arabaya koyup Lâpsekiye getirdiler...

            Bu hadise halk üzerinde çok iyi bir tesir yaptı. Eşkiyayı da bir hayli yıldırdı.               

                           BİGADA ASAYİŞ DURUMU

            1333 yılına Bigaya nakledildim. Biganın 300 e yakın köyü; Karabiga, Demetoka, Çam (şimdi kazadır).Komarlar adında dört nahiyesi vardı. Kazada yerli halktan maada Kafkasyadan vakitle gelmiş Çerkes, Çiçen, Komuk, Romanya ve balkanlardan gelmiş kızanlık muhacirler, Pomak Çitak, Bosnadan gelen Boşnaklar, tek tük Arnavut Karadaniz halkından Lâz uşakları yaşıyordu.                              

            Hırsızlık alabildiğine almış yürümüştü. Çanakkale, Lâpseki, Ezine ve Bayramiçten çalınan hayvanlar buradan transit Gönene geçiyordu.

            Bu kazada irili ufaklı asker kaçakları barınıyor, onlardan kurulmuş çeteler faaliyette bulunuyordu. Bunların arasında hatırı sayılır üç çete vardı bunlardan biri Biganın Karapınar köyünden “Kara Hasan” ın kurduğu 20 – 30 kişilik çete meşhurdu.

            Kara Hasan yol kesmez, adam öldürmezdi; firarilerin kurdukları çetelerle de mücadele ettiğinden köylü Kara Hasana adeta hürmet ederdi. Kara Hasan da çetesinin masraflarını karşılamak için zengin köylere haber gönderir, tehdit ile değil, rica ile para ister, köylüde onun istediği parayı gönül rızasile verildi. İkinci büyük çete Yeniçiftlik Köyünden Halil Pehlivanın kurduğu çete idi.

            Bunlarda köylüye kötülük etmiyor. Asker kaçağı olduklarından köylerinin yanındaki göl kenarında ve göldeki adacıklarda barınıyorlardı. Çete beş on kişiden ibaretti. pehlivanın küçük kardeşi Şaban da çeteye dahildi.

            Kara Hasanla Halil pehlivanın arası açık olduğundan bu iki çete bağdaşamıyordu, esasen birleşseler bile iki reis anlaşamıyacaktı. Hem çete birleşip kadro genişleyince ihtiyaç ta artacak ve köylüyü haraca kesmek zoru baş gösterecekti; her ikisi de bunu yapmaktan çekinmiyordu.; çünkü köylü onların hâmisiydi; peşlerine jandarma takıldığı zaman onlara derhal ulaştırıyorlar, onları saklıyorlardı; köylüye fenalığı dokunmıyan bu çeteleri, jandarmada fazla sıkıştırmıyordu.

            334 senesinde,  cepheden bombalar ve silâhlarla kaçarak Anadolu yakasına çıkmıya muvaffak olan üç Kürd belirdi, Bunlar Biga havalisinde yegane kuvvetli çetenin Kara Hasan çetesi olduğunu öğrenmişler ve doğruca Kara Hasana gelerek kendilerini de çeteye almalarını rica etmişlerdi. Bu Kürdler, (Mehmet çavuş, Bekir çavuş, ve Abdullah adında üç kişiydi. Çetede az zamanda kendilerini gösterdiler...

            Çan nahiyesinde Pomaklardan müteşekkil bir gurup ta Çan Biga yolunu tehdit ediyordu. Savaştepe, Kahvetepe vesair Çerkes köylerinde de bir çete vardı.

            Bunlar Bozağlık köyünden kunduracı İbrahim, Hacı köyünden Hacı Bey, Emir orman köyünden katil Yusuf adındaki dört meşhur hayduttu. At ve sığır hırsızlarının şuradan, buradan çaldıkları hayvanların Gönen tarafına aşırılmasına ve Gönen mıntıkasında çalınan hayvanların  da bu tarafa aşırılmasında mühim rol oynamakta idiler. Hatta bu üç hırsızdan Yusuf ve kunduracı ibrahim hırsızlığın meni hakkındaki Vilâyek idareleri kanununa dayanarak vilâyetce dış illere sürgün edilmekte iken Lâpseki hapishanesinden kaçmaya muhaffak olmuş, Hükûmetin şiddetli takibinden kurtulamayan bu adamlar, Anzavura iltica ederek Anzavur tarafından Lâpsekiye kadar getirilmiş ve mutasarrıf İbrahim beye teslim edilmiş ve o suretle sürülmüşlerdi.

            Umumi asayiş bakımından hükûmette hissedilir derecede bir nüfuzsuzluk göze çarpıyor; adliyeye teslim edilen suçluların hapse atılmadan salıverilmekte oldukları esefle görülüyor, biçare masum halk da hayal kırıklığı günden güne artıyordu.

            Üçüncü çete Karabiga ile Kemer arsında harbiumumiden evvel bir Rum köyü olan Değirmencikte oturan arnavutlardan Rahman çetesidir. 15 kadar arnavudla, teşekkül eden bu çete gizli gizli tehdit mektupları yazarak etraftan para topluyorlar.

            1334 senesi mart ayı içinde şöyle bir hadise oldu:

            Bigada, Rum, Ermeni, Yahudi gibi vatandaşlar da sakindiler. Kara Hasan çetesi sabaha karşı şehrin garbinde bulunan Yahudi Moizin evini basarak kapısını baltalarla kırmak suretiyle içeri giriyor, yedi sekiz yaşlarındaki oğlan çocuğunu alarak köylere savuşuyor. Arkalarından müfrezeler koşuyor, fakat kimbilir Kara Hasan hangi köye saklanmış, bir türlü bulunamıyor. Yukarıda belirttiğim gibi Kara Hasanı her köylü seviyor, bilhassa köyküye yük olmayıp böyle zengin bir Yahudinin çocuğunu kaldırarak para istemesi köylü için büyük bir kabahat sayılmıyor.

           Müfrezeler günlerce dolaştı, bir ip ucu elde edemediler. Şimdi Mösyö Moize gizli gizli elçiler geliyor, gidiyor, çocuğun rahatı çok iyidir, hiç merak etmesin, yalnız o, on bin lira tedarik etsin, bir haftaya kadar para göndermezse , çocuğun ölüsünü bir gün evinin önünde bulacaktır... Ve ondan sonra sıra kendisine gelecek.

            Manifatura tüccarı ve Yahudilerin en zengini Moiz Efendi parayı tamamlıyarak Kara Hasana yolluyarak çocuğu kutardı, ondan sonra da İstanbula taşındı.

            Kara Hasanın bu hareketi diğerlerine örnek olmuştu. Gönen mıntıkasında kuvvetli Çerkez çeteleri vardı. Ara sıra bizim kazamıza da geçiyorlardı. Filibeliler köyünden Hatip Efendiyi Yeldeğirmeninde bastılar. Cesur olan Hatip Efendi taşla çevrilmiş olan yeldeğirmeninde arkasını duvara vererek kapıya sabaha kadar ateş etmek suretile müdafaa etti.

            Silâh seslerine müfrezeler yetişerek Hatip efendi kurtarıldı, fakat bir hafta sonra köyün bekçisi ve çok cesur olan Arnavud Saidi öldürdüler. Hatipte istedikleri kadar para aldılar.

            Bu işi yapan Gönenin sızı köyünden Çerkes Neşet çetesi di.

            Sarı İsmail çeteside bir gece fabrikatör Halim beyin onbeş yaşlarında olan oğlu Mustafayı dağa kaldırdılar.

            Fabrikatör Halim bey, o sıralarda İstanbuldaydı. Bigada yalnız ailesi oturuyordu.

            Mustafa bey babasının ahbaplarından bazı çerkes delikanlılarile Şavaştepe, Kahve tepe Akacak gibi Çerkes köylerine düğüne gider ve Çerkes kızlarının düğün eğlentilerinde bulunurlardı. Mustafa beyi bu düğünlere davet edenler arasında Anzavurun büyük oğlu Kadri de dahildir.

            Sarı İsmail bir gün Anzavurun büyük oğlu Kadriye Halim beyin oğlunu davet etmesini söyledi. Kara Hasan gibi hareket ederek Halim beyden para koparacaklardı.

            Kadri baba dostu Halim beyin oğlu Mustafayı bir cerkes düğününe çağırdı. Düğün bittikten sonra Sarı İsmail çetesi çocuğu alarak kaçırdılar.

            Ertesi gün çocuğun el yazısile babasına ve annesine birer mektup geldi!

            “Otuz bin sarı altın, on bin lira kâğıd para göndermezseniz beni kesecekler, aman kurtarın!.”

            Ana ve babanın tek evlâdı... Bittabi vaziyeti İstanbula Halim beye bildirdiler. Araya yine Çerkes dostları girdi, Sarı İsmaili dokuz bin lira kâğıd paraya razı ettiler.

            Halim bey bu parayı bir rum dostuna verdi ve çocuğu kurtarmasını rica etti.

            Halim beyin hiç malûmat muvafakati yokken bu hakikatlı dost eşkiyaya eşkiyaca mukabeleyi düşünerek paranın yarısından çoğunu İstanbulda kalp paralara tahvik ederek eşkiyanın vasıtalarile gönderdi ve çocuğu da kurtardı.

            Eskiden jandarmaya Rum ve Ermeniler alındığı için Bigada da bir Ermeni bir de Rum jandarması vardı.

            Harbiye nezarethanesinin emrile bunların amale taburlarına nakli icap etti. Bu emir gizli tutuluyordu. Yozgatın Boğazyılan kasabasından olan Artin bu haberi her nasılsa işiterek silâh ve cephanesile beraber ortadan kayboldu.

            Bu adam oldukça cesurdu. Bigada pusu kurmak suretile on kişiden fazla eşkıya öldürmüştü ve bunu da diğer bölgelerdeki belli başlı eşkiyalar duymuştu.

            Bu adam doğru Yeniçiftliğe giderek Halil pehlivanın çetesine girmek istedi, ve bu çete reisi de kendisini kabul etti.

            Kara Hasan pahlivanın bu hareketini beğenmedi, Artini yok etmesini haber gönderdi. Halil pehlivan :

            - Bana teslim olan ve itimad eden bir adama ben fenalık yapamam! diye Kara Hasanın tavsiyelerine kulak asmadı.

            Artin artık Halil pehlivanın sadık hempalarındandı.

            Böylece dört beş ay kadak bu çeteye hizmet eden Artin Türklerle içli dışlı ve teklifsiz oldu. Güleç köyünden bir kıza göz koydu ve çete reisine bu kızı almasını teklif etti.

            Pehlivan muvafakat cevabı vererek bir hayli oyaladı, ve avutma siyaseti kullanmıya başladı.

            Pehlivan müslüman kızının bir ermeni ile nikâhlanmasını doğru bulmuyor, bütün köylü ve şehirli Bigalıların bunu hüsnü telâkki etmiyeceklerini ve gereksin nefretini kazanacağını tahmin ediyordu.

            Günlerden bir gün kız başkası ile gizice nikâhlandı. Artinin kin ve intikam hisleri olanca hızile harekete geçti. Bütün düşüncesi şuydu :

-         Kendisini tatlı vâdlarla avutan Halil pehlivanı temizlemek...

Kalbinde beslediği bu düşmanlığı katiyen hissettirmiyordu.

            Nihayet çete etrafında üç kişiyi kandırdı. Halil pehlivanla kardeşi Şabanı öldürecekler ve çetenin reisi Artin olacaktı. Ondan sonra bir çok soygun yapacaklar, köy soymak suretile çok para vurarak bu mıntıkadan izlerini kaybettireceklerdi.

            Böylece anlaştıktan sonra cinayeti tasarlamıya başladılar.

            Bir gün öğle yemeğinden sonra Halil pehlivan uykuya dalmıştı. Kardeşi Şaban yanında oturuyordu.

            Kardeşlerden biri ne zaman uyusa öteki başında nöbet beklerdi. Fakat o gün nasılsa Şabanıda uyku bastırdı ve o da kardeşinin yanına uzanıp uyudu.

            Her iki kardeşte derin bir uykuda oldukları bir sırada Artin ile Güleç köyünden üç kişi tüfeklerini alarak fırsat bu fırsattır deyip birisi Halil pehlivanın. diğeride Şabanın üstüne ateş ettiler.

            O gün Halil pehlivan bütün adamlarına izin vermişti. Artinle üç kişi yalnızdılar. Kimsenin bulunmadığından istifade ile hemen oracıkta balta ile Halil pehlivanın sağ bacağına tâ yukarıdan Şabanın da kolunu omuzundan ve elbiselerile birlikte keserek bir çuvala kuydular ve çuvalı Yeni çiftlik köyüne bıraktılar. Halil pehlivandan Yeniçiftlik halkı memnun değildir. Camie gelirken çuvalı görüyor ve merak edip açınca şaşalıyorlar.

            Bu şaşalama pek az sürüyor, Halil pehlivanın bacağı Şabanın kolunu tanımakta güçlük çekmiyorlar ve sevinç içinde derhal hükûmete haber gönderiyorlar. Adliye ve jandarmadan memurlar gelip zabıt tutuyorlar.

            Resmi formalite tamamlandıktan sonra köylülerden bir kaçı göle giderek Artin ve arkadaşlarile buluşarak işin iç yüzünü onlardan soruyorlar ; onlar da hakikatı söylemekten çekinmiyorlar.

            Köyde sevinçle karışık derin bir sessizlik var. Jandarma kuvvetleri Artin ve arkadaşlarını birkaç gün göl civarında takibetti, pusu kurdu fakat bir türlü yakalıyamadı, geri döndü.

            Halil pehlivanın iki karısı vardı, Bunlardan birisi Gönen köylerinde Çerkes idi. Pehlivanla kardeşinin kahpece öldürüldüğünü haber alan Gönenin Sizi köyündeki Çerkes Neşet çetesi 120 kişilik müsellâh bir süvari kuvvetine Yeni çiftliğe gelerek etrafa dağıldı.

            İşim mahiyetini tahkik ediyor, failleri arıyorlardı. Ece gölü kenarları çevrildi. Köylü sıkıştırılıyor. Şüpheli insanlara dayak atılıyor, işkenceler yâpılıyordu.

            İki gün takip ve araştırmadan sonra Artin ile arkadaşlarını yakaladılar.

            Jandarma kuvvetleri bir türlü Neşet çetesinin üstüne gidemiyordu. Nasıl gitsin ki, kadrosunun yüzded sekseni 45 – 50 yaşlarındaki ihtiyar jandarma ve 60 yaşlarında eski süvari zaptiyelerden ibaretti.

            Neşet çetesi evvelâ yakaladıkları Artin ve üç arkadaşını Yeniçiftlik köyüne getirerek Halil pehlivanın anasına ve karılarına :

-         İşte düşmanlarınız yakalandı ! diye gösterdikten sonra köy ortasında yaylım ateşi

ile dördünü de idam ettiler. Bundan sonra Bigadan rakı ve meze, yakın köylerden Çerkes kızları getirerek zevk ve sefaya başladılar. 

            Bir taraftan tespit ettikleri zengin köylere pusla yazıp para istiyorlar, köylünün güzel ve işe yarar hayvanlarını ellerinden alıyorlardı. Sözün kısası bir talandır başlamıştı.

            O sırada Kara Hasan aynı mıntıkada 60 kişilik çetesile bunların ahval ve hareketlerini tetkik ediyordu. Köy ağaları ve hatta mahalli jandarma komutanı ve kaymakam Kara Hasandan yardım istemiye mecbur oldular, çünkü, Kara Hasan hem böyle kötülükler yapmıyorlar, Hem de kendi mıntıkasından başkasında yaptırmak istemiyordu. Kendi mıntıkasında tutunmasının sebebi de buydu.

            Bunlara Türk ve Çerkeslerden müteşekkil bir heyeti nasıha gönderildi, Bu heyetin başında Müftü Hamdi bey vardı yine çıkmadılar.

            Üstelik para için Pekmezliden bir adamcağızı da öldürmüşlerdi, köylü mütemadiyen tazyik ediliyordu, son çare Kara Hasanın izzeti nefsini okşayıcı telkinlerde bulunuldu. Asıl mesele bu Çerkes çetelerinin her zülmü Türk köylerinde ve sadece Türklere yapmasıydı. Çerkes Köylerine hiç zararı dokunmuyordu. Bu Kara Hasanı kızdırıyordu.

            Nihayet Neşet efeye şu ültimatomu gönderdi :

            “6 saat içinde bulunduğumuz köyleri ve Biga mıntıkasını terk etmediğiniz taktirde sizinle muhabere etmek mecburiyetindeyim. Artinin imhası sebebile sizin hareketinizi ben de tasvip etmiştim. Bu işiniz bitmiştir.. Biga köylerine bir zarar vermeden çekiliniz”.

            Kara Hasanın çarpışmaya hazırlandığını hisseden Çerkes köyleri Neşeti ikaz ettiler. Çete havaya silâh ata ata bir sürü nümaşiyle çekilmiye başladılar. Kara Hasan da bunların arkasını takip ediyordu. Türk köylerine bir sarkıntı yaparlarsa derhal üstlerine yürüyecektir.

            Neşet fazla ileri gidemedi. Türk köylerinden birkaç hayvan almak suretile beş, on kişiyi mağdur etti. Kara Hasan onları Gönene kadar kovaladı ve resmen Gönen kazası halkına misafir oldu. Resmen diyorum çünkü gönenliler de bu adamcağızı (Kara Hasan çetesi) belediyenin emrile misafir ettiler, ağırladılar.

            Ertesi gün yola çıktılar. Neşet çetesi pusu kurmuştu. Kara Hasan çetesi pusuya düşebileceğini önce kestirdiğinden gafil avlanmadı ve çarpışmıya başladı.

            Çok cüretkârana vuruşan Kara Hasan Çerkeslerden beş, altı kişiyi öldürdü ve bir çok hayvan yaraladı. Çerkesler yaralılarını alıp kaçmıya başladılar.

            Bigalılar bu haberi telgrafla Gönenden öğrendiler. Artık Kara Hasanın üzerine jandarma müfrezesi gitmiyor ve kendi avanesinden bazılarının ufak tefek vukuatına da göz yumuluyordu...

            Gönenden dönen Kara Hasan Halil pehlivanın anasına giderek tâziyet etti. Bundan sonra şu ehemmiyetli hâdise oldu.

            Bigada bir tahkikata memur edilen bir iskân müfettişi Lâpsekide tarikile Çanakkaleye gidiyordu. O zaman yolculuk yaylı arabalarla yapılırdı. Posta arabasına binmiş olan bu müfettişin yanında Biga malmüdürü Mehmet Bey de vardı.

            Biga – Lâpseki arasındaki Kuruderede bir eşkıya pususuna düştüler. Müfettiş mal müdürü Mehmet bey postacı küçük Hüseyin ve iki süvari jandarma vurulup öldüler.

            Bunu yapanların bu yola yakın  olan Çakaltepe Boşnak Selim çetesi olduğu anlaşıldı. Jandarma kuvvetlerine Kara Hasanı da alıp bu köyü ablukaya aldılar. Beş altı saat süren bir müsademeden sonra bir kısmı kaçmaya muvaffak oldu, bazıları yaralı olarak ele geçti ve çetecilerden ikisi öldürüldü.

            1334 yılı Kasım ayı içinde hükûmet bütün asker kaçaklarını ve bütün eşkiyaları affetti. İşte bu umumî af üzerine Kara Hasan da 60 kişilik avenesile Bigaya gelerek silâhları kendinde kalmak şartile hükûmete teslim oldu.

            Evvela Kaymakamı ziyaret ettiler, ondan sonra serbest olarak şehirde dolaşmıya başladılar.

            Bu çete efradı nerede yatıp kalkacaktı?

            Bunu kendileri düşündüğü kadar çeteciler de düşünüyordu.

            Çaresini çabuk buldular, şehrin üç katlı, yirmi odalı hanını kiraladılar. Bu işgal değildi, han sahibine kirayı vereceklerdi.

            Kasabada okur yazar takımından eşkıya ruhlu bir celep vardı, o da Suphi beydi. Hana yerleşen eşkiyalardan hiç birisi okur yazar değildi. Çete reisi Suphi beyi kendi adamları arasına almak zorunda kaldı, daha doğrusu bunda bir fayda buldu.

            Okur yazar Suphi bey, beline fişekliği taktı, omuzuna tüfeği aldı, çeteye katıldı.

            Suphi bey çeteye katıldıktan sonra Kara Hasan hanın kapısına iki nöbetçi dikti.

            Çetenin yerleştiği han karargâh haline konmuştu.

            Evvelce bu eşkıya köylülerin sırtından geçiniyor, yiyecek, içeceğe para vermiyorlardı. Şimdi ise şehirde her şeye para vermek lâzımdı; bu masraflar nereden çıkacaktı?

            Kara Hasan burada alacak, verecek, evlenme, boşanma davaları görmiye başladı. Verdiği hükümlerin ne insafı vardı ne temyizi. Vaktile mahkemelere müracaat ederek senelerden beri talike uğrıyan davaların dosyaları mahkemelerde duradursun hepsi eşkiyaların oturduğu hana nakledildi. Kimin kimden vaktile alacağı varsa yarısı Kara Hasana olmak üzere ister. Doğru ister yalan Kara Hasana gelir.

            Müracaat eder, ilk iş olmak üzere borçtan sanık olanı hanın alt katındaki ahıra hapsederek bir saat sonra bu borcu vermediği veya kabul etmediği taktirde falakaya yatırırlardı.

            Handa bu iş için hazırlanmış sopalar vardı. Bayıltıncaya kadar artık herkesin takat ve tahammülüne göre dayak atarlardı. Sopa altıda onların teklifine muvafakat etmemeye imkân yoktu. Paralar tahsil olunur. Veya kefalete veya teminata bağlanarak iş halledilirdi.

            Birinin kızını gözüne kestiren; elinde Kara Hasan veya arkadaşlarına verecek kadar parası varsa, derhal kızın babası veya diğer vasisi hana çağırılır. Evvela teklif edilir, iyilikle olmadığı taktirde dayak faslı başlardı.

            Kocasile geçinemeyen kadın, kızın, şikâyet ettiği baba damadından memnun olmıyan kayınpeder, verecek paraları varsa Kara Hasana başvurulur, istediklerini yaptırırlardı.

            Bu hanın ahırında dövülen insanlar arabayla veya sırtta evlerine, köylerine gönderilmiş, sopa tesiriyle ölenler de olmuştur.

            Bu hali bilmeyen yoktu : Kaymakam ve müddeiumumi herkes bunu biliyordu. İcra ve mahkemelerde iş kalmamıştı. Emvalı gayrimenkule davası da evvelâ orada halledilir, sonra oradan alınan karar ve direktifle tapu dairesine gidilir, orada da resmi formalite tamamlanırdı.

            İdare âmirleri ve adliye memurları Kara Hasana bu kadar ileri gidilmemesini, bu halin hükûmet oteritesine  aykırı olduğunu, hem halk nazarında hükûmetin kötü vaziyete düştüğünü anlatarak rica ediyorlardı.

            Fakat Kara Hasan da kendini haklı gösteriyor :

            - Ben bu kadar adamı ne ile besleyeceğim? Öyle ise bizim geçinmemiz için siz de bir formül bulun ! diyordu.

            Kurnaz eşkiya bir türlü köylerine ve işlerinin başına gitmiyorlardı, çünkü, hepsinin hukuku şahsiyeye taallûk eden vukuatları vardı.

            Çınarköprü köyünden Çiçen Süleyman Ağa ailesi yanında akrabalarından Bilâl isminde yüksek tahsilli bir genç oturuyordu. Sözde, birisinin bu gençle alacağı varmış. Çete arasından birkaç kişi tahsile gidiyorlar. Uyanık kanundan anlıyan bu adam :

-         Siz de kim oluyorsunuz, benim borcum varsa alacaklı mahkemeye gitsin ! diyor.

            Genci dövmek istiyorlar, o da mukabele ediyor, zavallı genci çekip mavzerle vuruyorlar...

            Bu arada bu aileden bakire bir kız Bilâli kurtarmak istiyor, bir kurşun da ona çekiyorlar.

            İki genç alacak davası yüzünden ölüp gidiyor.

            Adliye alelusul tevkif müzekkeresi kesiyor. Jandarmalar bu adamları yakalıyor ve gizlice savcılığa teslim ediyor. Savcılık ta tevkifedilenleri cezaevine gönderiyor.

            Ertesi gün Kara Hasanla Tüphi Bey tüfekleri omuzuna asınca doğruca savcının odaına giriyorlar ve kendisine :

            Bizim arkadaşları jandarmalar getirmiş, siz de hapsetmişsiniz. Her halde bir yanlışlık yapmış olacaksınız şunları çıkarın, bize teslim edin, onların cezasını biz veririz, diyorlar.

            Savcı :

-         Bunlar iki kişinin ölümünden suçlu olarak tevkif edildiler !

            Deyince çeteciler tehdit ediyorlar:

-         Akşam karargâha gelmeye mecbursunsuz, yoksa yine dağa çıkarız !

            Bunun üzerine mevkuflar serbest bırakılıyor.

            Biga adliyesinin semtine kimse uğramıyordu ; karar vermekten âciz olduğu kadar verdiği kararlar tatbik edilemeyen adliyeye kim baş vurur boş yere kim vakit kaybederdi ?

           Halkın milli terbiyesi noksan olduğu kadar, okuması yazması da yoktu, çoğunluk tamamile cahildi ve bu cahil halk, kavgasını nizasını hallettirmek, hakkını istemek için o haydut yuvasına koşuyor, çete de haklı haksız, “Kara kitab” a bakıp karakuşî hükümler veriyor. Fakat her müracaatçının derdi vakit geçirmeden, hallediyordu.

            Haydutlar bu kadarlada kalmadılar, çete efradından 60 kişinin 30 ar lira maaşla kır bekçisi tayin edilmelerini istediler; her biri bir köye gidecek ve orada şu olacaktı. Köylüden para toplıyacaklar ve bu paraları aralarında paylaşacaklardı.

            Aylık hükûmete yük olmıyacaktı. Bu teklif hükûmete cazip geldi; bu haydutlar ihtiyaçları olan parayı bu suretle toplarlarsa, edepsizlikleri biraz yatışır, durulur diye düşünüldü ve kanunun kır bekçileri maddesine dayanılarak haydutların isteklerini yerine getirdiler.

            Zengin bir köye düşen haydut, kanunu hiçe sayarak şöyle düşünüyordu.

-         Bu köy zengin köydür. Ayda yalnız 30 lira değil, pekâlâ 60 lira verebilir.

            Ve bunun arkasından şifahî ilâmı çıkarıyordu :

-         Yüz yirmi altı lira vereceksiniz!..

            Olmazmı? Vur sopayı öyleyse ...

            Köy köy dayak ve falaka fasılları başladı, Hele aralarına  Kürtlerle Suphi bey de katıldıktan sonra zulûm ve işkence de aldı, yürüdü ...  Biçare köylü, bu haydutların elinde adetâ esirdi; artık rahat gezemiyor, rahat yeyip içemiyor, hatta parasına sözün tam manâsile sahip olamıyordu.

                            “MİLLİ TEŞKİLÂTA DOĞRU”

            Mustafa Kemal Paşanın millî teşkilâta ait verdiği emirler her tarafa yayılmaya başlamıştı...

            Mütareke hükümleri gerekince Kara Bigada asker olarak bir topçu taburu vardı ve yine bu hükümlere uyarak, bu tabur bir İngiliz yüzbaşısının mürakebesi altındaydı.

            Her yerde milli teşkilât yapılarak Müdafaai Hukuk Cemiyeti kurulmasını telkin eden Mustafa Kemal paşanın emirleri kulaktan kulağa, ağızdan ağıza yayılmaya başlayınca, bütün Anadoluda çeşitli cereyanlar başladı.

            Mütareke durumunun kargaşalığından faydalanıp başı boş, keyfine buyruk yaşayan, ortalığı haraca kesen menfaatlerini memleketin parçalanmasında bulan kötü propagandaya başlayıp iyi niyetleri de şüphe ve tereddüde düşürmenin çaresini buldular.

            İleri sürülen iddialar şuydu.

1-     İstanbul, İngiliz ve Amerika işgali altınadır.

2-     Anadolunun bir kısmını Fransızlarla İtalyanlar tutmaktadır.

3-     İzmire Yunanlılar çıkmış.

4-     Ortada ordu yok.

            Bütün bunlar gözönüne getirilirse Mustafa Kemal Paşanın verdiği emirler boştur ve padişaha isyan mahiyetindedir.

            Memleketin acıklı halini görüp yürekleri yananlar memleketteki zabıtsızlığı, adliyesizliği görüp göz yaşı dökenler, düşman çizmesi altında inleyen memleketin her ne bahasına olursa olsun bu badireden kurtulmasından can ve gönülden isteyen Aydınlılar da, Mustafa Kemal Paşayı destekliyorlardı.

            Onlar da halkın, Mustafa Kemal Paşanın emirlerine uyarak, bir millî teşkilât kurulmasına çalışıyorlar, haklı bu yola teşvik ediyorlardı.          

                      BİGADA İLK MÜDAFAAİ HUKUK TEŞKİLÂTI

            İşte Anadolunun her tarafında olduğu gibi, Bigada da müdafaai hukuk cemiyetinin teşekkülü bir zaruretti, fakat, buna ön ayak olacak kimse meydana çıkmıyordu, bunun aşağıda belirtilen mühim sebepleri de vardı.

1-     Kaza dahilindeki Türk, Çerkes, Pomak gibi çeşitli milletlerden müteşekkil şımarık

çetelerin mevcudiyeti ve onları ellerinde alet olarak kullanılan ve her fenalığı yaptırmıya muktedir bulunan mütegallibeleri.

2-     Biganın bir ırk ve millet halinde olmayıp gayri mütecanis halktan müteşekkil

bulunması.

3-     Kazanın coğrafi durumu itibarile İstanbul ve Çanakkaledeki İngilizlerin daimî

tehdidî altında bulunması.

4-     Bu sırada Anzavurun Gönen ve Susurluk mıntıkalarındaki gizli faaliyeti (Müftü

Hamdi bey Kara Hasan çetesini o sırada Balıkesirdeki Kâzım beyin tekfili ile 300 kişilik bir kuvvetle o mıntıkalara sevk etmişti.) hal ve vaziyet bu şekilde iken miralay Kâzım bey bu hususu mütemadiyen tel ile sıkıştırıyor kaymakam bu emirlerin korkusuyla bocalıyordu. Nihayet kaymakam bu işin biricik  ehil ve sahibi nüfus bildiği kaza müftüsü halende müftü olan Mehmet Hamdi Erdem’e rica ediyor ondan ısrarla istiyordu.

            Zavallı kaymakam bunu bir memleket işi olarak yaparken kendisini kötü bir akibete sürüklenmesinden ürküyordu.

            Her nasılsa nihayet müftü bu teklifi kabul etmişti. Bir gün memleketin ileri gelenleri ve oldukça kalabalık ve kalbur üstü halk belediyede toplanarak Mustafa Kemal paşanın ve Kazım beyin tel emirleri okundu.

            Müftü Hamdi bey kürsüye gelerek büyük bir cesareti medeniye ile memleketin o günkü durumunun nezaketini izah etmiş ve Mustafa Kemal Paşanın emirlerini yapmak bütün Anadolunun iştikare karar verdiği bu İstiklal Savaşına bu memleketin de katılması zararetini belirtmiştiki orada Türk, Çerkes, Boşnak, Çeçan, Komuk, Pomak gibi her çeşit halktan insanlar vardı.

            O sırada hatırı sayılır Çerkes ileri gelenlerinden Afganistanın siyasî durumunuda ileri sürerek şöyle haykıranlar oldu:

-         Bu gün padişah mevcut iken ve şeyhüslâm Mustafa Sabri Efendi gibi benân ulema

da Padişahın yanında iken Mustafa Kemal Paşanın emrile bu memlekette böyle bir teşekkül  olmaz. Bu padişaha isyan demektir. Memleketi felakete sürükler...

            Bu çatlak sesleri ekseriyet ret etmiş ve bu mütalâa sakattır sesleri yükselmiş onları boğmuştuki bu itirazlara baskı yapan ve cesaret veren bir kuvvet vardı. O kuvvet, o gün bu işin yapılması için mühim bir varlıktı. Oda, 60 kişilik, ve 360 kişilik Kara Hasan çetesinin kuvveti idiki, o Müftüye bu hususta muzaharet vad etmişti.

            Müftü, Kara Hasanın bu yardımını daha evvelden temin etmiş ve bu işe öyle atılmıştıki o günün siyasetine kara kuvvette olsa buda mühim ve mübrem bir ihtiyaçtı.

            Kara Hasan ona:

            -Korkma: Bu memleketi gâvurlardan kurtarmak için icap ederse her çeşit kuvvetlerle çarpışa çarpışa Mustafa Kemal Paşaya kadar gideceğiz demişti. İşte Müftü onun bu sözlerine güvenerek ileriye atılmıştı.

            O gün belediyede uzun münakaşalardan sonra ekseriyetin tensibile reisliğe müftü Hamdi bey azalıklara da Hacı Zati efendi Mehmet ağa, Hüseyin bey, Dızman Ahmet ağa gibi zevat intahab etmişti. (10 Eylül 1335 )

            Bu teşkilatın işe başlayayak yürümesi için bittabi paraya da ihtiyaç vardı. Bunda fevkalâde müşkülâta maruz kalınmakta idi, bu cemiyet bazan hayal kırıklığına da uğramakta idi. Diğer icraat kısımlarında da milli teşkilâtta muârız olanlar tarafından zorluklar çıkarılıyor zecrî hareketler yapılması lâzım geliyordu. Bu işlerin her bakımdan mecrayi saliminde yürümesi için, cepheye karşı eslâha, cephane, asker, yardımlarının hazırlanması için daha salahiyetli ve kuvvayi icraiyyeye muktedir elemanlar lâzımdı. Müftü Hamdi bey bu lâzımayı miralay Kâzım beye bildirmiştiki :

            Güslerden bir gün Edremit kaymakamı Hamdi bey maiyetinde 40 atlı ile Bigaya geldi, belediyeye yerleşti.

            Hamdi beyin yanında Dramalı Ali Rıza beyle, Bandırmalı Safi bey vardı. Bu iki zat da çok kıymetli ve bilgili teşkilâtçı idiler, her ikisi de fevkalâde cesur, gözü pek insandı.

            Bu üç arkadaş kaymakamla görüştüler, sonra memleketin ileri gelenlerini belediyeye davet ettiler ve memleketin durumunu anlattılar.

            Anlattıklarının kısacası şunlardı.

1-     Yunanlılar bütün memleketi işgale hazırlanıyorlardı.

2-     Memleket taksim edilecektir.

3-     Bunu önlemenin tek çaresi, milletin el ele verip yeni bir ordu kurmaktı.

            Hamdi bey :

            -Arkadaşlar dedi, ilk işimiz Yunanlıları topraklarımızdan çıkarmak olmalıdır. Ordunun başına Mustafa Kemal geçecektir. Paşayı bütün imkânlarımızla desteklemeliyiz.. Ben buraya düşmana karşı koyacak teşkilâtı kurmıya geldim, sizlerin yardımını istiyorum..

            İlk icraatı silâh verme emrile başladı.

            Bu emir çok şiddetli ve kesindi; her şeyden önce silâh ve cephaneye ihtiyaç olduğundan Hamdi bey bunları toplamak yoluna girdi.

            Halk eline bulunan silâh ve cephaneyi hükûmete ve askerlik şubelerine teslim edecek, etmiyenler hem para hem de hapis cezasına çarpılacaklardı.

            Hamdi bey, şüphe edilenlerin evlerinin aranacağını da ilân etti, köylerde tarama yapılacağından, halkın silâh ve cephane gizlemiye kalkmaları beyhude olurdu. Esasen vatanın kurtulması uğruna halkın silâh ve seve seve, kendiliklerinden vermeleri bir vazife, hem de mukaddes vazifeydi.

            Bu ilân ve teşvik semeresini gösterdi, binlerce kişi her gün hükûmet ve askerlik şubelerine akın ederek, silâh ve cephanelerini teslim ediyordu.

            Hamdi beyin kuvvetleri de köylerde devriye geziyorlar. Halkı, silâhını teslime teşvik ediyorlar, asker kaçaklarına teminat veriyorlardı :

            - Korkmayın hiç çekinmeden silâhınızı, cephanenizi teslim edin; affolundunuz. Size hiç bir fenalık gelmiyecektir.

            Bu suretle asayiş de nispeten temin edildi.

                  KARA HASAN ÇETESİNE BASKIN

            Hamdi bey ve Hamdi bey kuvvetlerinin bu icraatı sürüp giderken Kara Hasan çetesinin durumu ne olacaktı? Haydutlardan mürekkep kır bahçeleri grubu, ellerinde silâh köylerden para toplamakta devam edecekler mi?  Onlar silâhlarını teslim etmiyecekler miydi?

            Milli teşkilatı kurmıya Hamdi bey memur edildiğine göre, onlarında silâhlarını teslim etmeleri gerekiyor, bazı hazır cevaplar:

            -Bir kümeste iki horoz ötmez! diyorlardı:

            Bu iki kuvvetten biri kuvvetten düşmeliydi.

            Kara hasan kulaklar kirişte etrafı dinliyorlar, Hamdi beyin icraatına diş biliyorlardı;ellerinden gelse Hamdi bey ve adamlarını bir kaşık suda boğacaklardı. Fakat ne çare ki, Hamdi beyi hem hükûmet, hem de köylü tutuyordu. Bütün halkın Hamdi beyin verdiği emirleri harfi harfine yerine getirmesi haydutların gözlerini yıldırmıştı.

            Hamdi bey işi tam bir düzenle yürütüyor, sessiz sedasız mükemmel bir seferberlik yapıyordu; bu durum karşısında Kara Hasan çetesinin gösterişini muhafaza ve silâhını vermemiye çalışmaktan başka yapacağı şey yoktu.

            Hamdi bey de Kara Hasan çetesine el sürmedi. Silâhlarını almak için onları zora koşmadı, bunun aksine onlardan yardım istedi.

            Haydutlara şu telkini veriyordu:

            -Memleketin kurtulması yolunda el birliği edip beraber çalışmalıyız.

            Fakat Kara Hasan hiç oralı olmuyor:

            -Benim hükûmete itimadım yok, ne siz benim işime karışın, ne de ben sizin, silâhımı vermem!.

            Diyor ve kır kekçiliği adı altında köylüyü soymakta devam ediyordu.

            Bir müddet bu hale göz yuman, haydutları telkinle yola getirmeye çalışan Hamdi bey, bundan çıkmayacağını anlayınca işi kökünden halletmek kararı verdi ve hükûmetle bu hususta temesa geçti.

            Bu adamlar üzerine bir baskın harekâtı yapılmasını ve geçenlerin hepsi  ve dışarıda olanları şiddetle takip ve imha edilmesi hususunu görüştü. Bu hususta katî karar vermedikten sonra bu askın gününü tespit için jandarma komutaniyle görüşmesi Hamdi beye bildirildi.

            Baskın bir hafta sonra, bir Cumartesi günü yapılacaktı; fakat kasaba içinde uzunca bir müsademe olduğu taktirde, halk zarar görmemeli! Fakat her ne pahasına olursa olsun artık bu zaruretti, bu adamları temizlemek elzemdi.

            Hamdi bey bir sürü icraat yaparken, Kara Hasan halkı kışkırtıyor, silâh ve cephane vermemiye teşvik ediyordu.

            -Korkmayın, icabında ben işe karışırım! diyordu.

            Kara Hasan bu kötü propagantalara devam ededursun, Hamdi bey baskına hazırlanıyor, Kara Hasan ve avenesini gözlüyordu.

            Hamdi bey kuvvetlerine katılmak üzere dış karakollar da nekadar işe yarar, eli ayağı tutar, iyi silâh kullanır jandarma varsa, her biri bir bahane ile merkeze yerleştirildi.

            Baskın şöyle olacaktı:

            Cumartesi sabahı Kara Hasanla Suphi beyi ve çetenin erkânından Halil çavuşu Hamdi bey belediyeye çağıracak:

            -Çanpazarında Osman efendi millî teşkilâta girmek istemiyor, hep beraber Çanpazarına bir baskın yapalım diyecekti!

            Kara Hasan yine teklifi reddedince, Hamdi bey kızacak:

            -Öyle olsun! Haydi çıkıp gidin!

            Diye haykıracaktı. Bundan sonrası içinde tertibat alınmıştı,

            Karşı odada Rıza beyle bir iki arkadaşı pusuda bekleyecekler ve üç haydut Hamdi beyin odasından çıkınca silâhları göğüslerinde bulacaklar ve derhal bileklerine kelepçe geçirecekti.

            Bu sırada Kâni bey emrindeki kuvvetler haydutların karargah kurdukları hanı basacaklar, diğer kollar da çarşıda ve kahvede bulunan eşkiyayı yakalıyacaktı.

            Plân aynen bu şekilde tatbik edildi.

            Kara Hasan, Suphi bey, Halil çavuş, belediyeye geldiler.

            Hamdi bey kendilerine Çan baskınını teklif eder etmez, Kara Hasan köpürdü :

            -Siz bize emredemezsiniz, eğer ısrar ederseniz size tüfeklerimizin namlusile cevap veririz! dedi.

            Hamdi bey bunları kovdu, üç haydut odadan çıkar çıkmaz, Dramalı Rıza bey ve arkadaşlarının parabellum tabancalarile karşılaştılar.

            Rıza bey:

            -Teslim olun! Diye haykırdı.

            Üç haydut bakıştılar, teslim olmaktan başka çare görmediler.

            Rıza bey devam etti :

            -Kıpırdayanı gebertirim!

            Kara Hasan vaziyetin şakaya tahammülü olmadığını anladı, ellerini yukarı kaldırdı.

            -Teslimiz ! dedi.

            Haydutların silâhlarını aldılar, ellerine kelepçe vurdular; yalnız Kara Hasan Rıza beye:

            -Bana kelepçe vurma!.. diye rica etti.

            Rıza bey Kara Hasanın bu ricasını yerine getirdi ve onu cezaevine kelepçesiz gönderdi.

            Bu işi bitiren Rıza bey hemen Kâni beyin yardımına koştu.

            Karargâhı basan Kâni bey handa pek az insan bulmuştu. Onlar da karşı koymadan, vukuatsız teslim oldular.

            Yalnız kürt Bekir çavuş Rıza beye silâh atmış, ayni suretle mukabele görüp yaralı olarak ele geçmişti.

            Çarşı ve kahvedekiler de toplanıp hepsi ceza evine tıkıldıktan sonra handaki sahte hükûmet derdi ortadan kalktı, Elâlem rahat etti.

            Ancak cezaevindekilerin hüviyetle,i tespit edildikten sonra kürt Mehmet çavuş, Abdullah, Şaban, Yeniçiftlikten Mestan gibi birkaç azılının yakalanmadıkları anlaşıldı.

            Rıza bey tahkikata konuldu, Kürtlerin Kranti köyüne diğerlerinin de kendi köylerine sığındıklarını anlayıp onların takiplerine bizzat kendisi çıktı, bir kısmını yakalamıya muvaffak oldu. Bir kısmı da Kara Hasanın hapsedildiğini duyup kendileri teslim oldular. Fakat daha yedi kişi serbestti. Bir türlü ele geçmiyorlardı.

            Takipten dönen Rıza bey bir gece Suphi beyi, Çınardere köyünden Bilâl efendiyi, Süleyman ağanın kızını öldüren Demetokalı Mustafayo ceza evinden alıp çay kenerına götürdü ve ikisini oracıkta temizledi.

            Kara Hasanların hapsedilmeleri; handaki karargâhın dağılması, Suphi ve hempalarının öldürülmeleri civar köylerde inanılmaz bir haberdi. Duyan köylü kazaya koşuyor, sorup soruşturuyor, bütün bunların hakikat olduğunu kulağile duyduktan sonra köyüne gidip müjde veriyordu.

            Köylü memnundu, köylünün yüzü gülmüştü.

            Hele kır bekçilerinden, bu bekçilere haraç vermekten usananların sevinci bir kat fazlaydı.

            Artık Hamdi beye herkes minnettardır. Herkes ondan hürmet ve sevgi ile bahsediyordu.

            Gönen mıntıkasında da Çerkes Ethem ve kardeşleri tarafından millî bir teşkilât kurmakta olduğu haberleri yayılmıya başladı.

            Bu sırada Çanakkale vilâyetinin vaziyeti şöyleydi:

            Mütarekeden sonra vilâyet Lâpsekiden Çanakkaleye intikal etmişti.

            Şehir İngiliz kuvvetlerinin işgali altındaydı.

            Tabyalardaki ağır toplarımız dinamitle tahrip ediliyor, mevcut silâhlar toplanıp depo ediliyordu.

            Akbaş iskelesindeki silâh depomuz Fransızların nezareti altına verilmişti.

            Mütareke komisyonu Çanakkalede çalışıyor, İngilizlerle temas ederek mütareke ahkâmını tatbik ediyor.

            Mutasarrıf millî kuvvetlere yardım etmiyordu, kurulmakta olan millî teşkilâta el uzatmıyordu. Buna rağmen jandarma ve eradı arasında bir kaynaşma göze çarpıyordu.

            Subaylar erata millî mücahede hakkında öğütler veriyorlar bu mücadelenin ne olduğunu ve nasıl olacağını anlatıyorlar, tabur komutanı binbaşı Ali Rıza bey de, şurdan burdan, tek tek rütbeli rütbesiz jandarmaları silâhlarile kaçırıp bir araya topluyordu.

            İngilizler geceleri de Çanakkalede kuvvetli devriyeler gezdiriyorlardı. Bütün şehri makineli tüfeklerle kuşatmışlardı.

            Çanakkale jandarma taburunu, mütareke şartları gereğince bir Fransız yüzbaşı mürakabe ediyordu.

            Mösyö Bonsey adındaki bu yüzbaşı daha evvel Ali Rıza beyle beraber Biga ve Karabigayı da gezdiğinden bu havaliyi de iyi biliyordu.

                               AKBAŞ CEPHANELİĞİNE BASKIN 

            İzmir ve Akhisar cepheleri teşekkül etti. Artık cephenin esleha ve cephaneye, hattâ askere ihtiyacı vardı.

            Biga kazası dahilindeki halk üzerinde mevcut silâh ve cephaneler kısmen olsun toplanmıştı. Fazla silâh ve cephane için denizin öte yakasındaki Akbaş cephaneliğine baskın yapılarak orada nekadar malzeme varsa bu tarafa geçirilmesi düşünülüp tasarlanmakta idi. Acaba bu imkan olur mu ?

            Fransızların muhafazasında ve deniz aşırı yerde görülecek bu iş için bir çok deniz ve kara vasıtaları lazımdı.

            Haydi kara vasıtaları bulalım, fakat Akbaştan baskın sonunda alacağımız silâhları denizden neyle geçirecek buraya ne ile getirecektik?

            Çanakkalenin burnunun dibinde çok yollu, İngiliz torpito ve harp gemileri duruyor. Mesafe torpito için 15 dakika, telefon irtibatları da var.

            Baskını göze almak, yüzde doksan dokuz yakalanmak, ölmek veya sürülmeği göze almak demekti. Fakat bu işlerde, bukadar ince düşünülürse yapılamazdı. Bunun için şöylece bir plân tasarlanıp tatbike geçildi.

            Evvilâ, Dramalı Rıza bey Bergos nahiye müdürü Reşetti beyle birlikte Lâpsekiden Gelibolu tarafına geçti. Oradan da bir çiftlikte bulunan hemşehrilerile görüştü. Cephanelikle, girdi çıktısını, subay ve erlerin yatıp kalktıkları yerleri görmek ve öğrenmek imkânlarını araştırıyorlardı. Bunun için tek çare de köylüler bu cephanelikte subaylara her ne zaman tavuk, yumurta yoğurt ve meyva gibi şeyler satmıya götürürler imiş  Rıza bey de yanına bir arkadaş alıyor, eski bir köylü elbisesile sepetlerine yumurta ve tavuk koyuyor, bir eşek katarak gidiyor.

            Rıza bey biraz da ucuz vermek suretile Fransızlarla ahbaplığı ilerletiyor ve her gidişinde yanına ayrı bir arkadaş alarak hepsine cephaneliği ve nöbetçi mahallerini, erat koğuşunu, subay odalarını gösteriyordu.

            Birinci derece ehemmiyetli olan bu müşkül halledildikten sonra Hamdi Beye vaziyeti bildirdi.

            Hamdi Bey bilvasıta Çanakkaledeki mütareke komisyonuna, müracatla onların emrindeki Bolayır motörünü bir gün için Kuvvayi Milliyenin Bergos iskelesindeki erzaklarının Karabigaya nakli için istedi.

            Bir gün Çan nahiyesinden başlıyarak Lâpsekiye doğru ne kadar at, eşek, deve araba, kağnı varsa hepsini geceleyin Bergosa yığdılar.

            O gece Bolayır motörü emirlerindeydi. Lâpseki milli teşekkülünün başında hancı Lütfü bey kafadar İbrahim ağa gibi nüfuzlu ve vatansever adamlar vardı. Bunlar içten içe o muhit efkârı umumiyesini hazırlıyorlardı. İşte şimdi de Lâpseki, Çardak, Gelibolu ve Bergos iskelelerinde ne kadar kayık, mavna varsa Bergos iskelesine sevkediyordu O gece bu vesaitle birlikte gelineceği de Riza beye bildiriliyor, karşıdan karşıya ışıkla mukarrer işaretler verilip konuşuluyordu.

            Şimdi işin birinci derecede ağırlık merkezi mesuliyet ve ilk başarı Riza beye düşüyordu.

            Bu arkadaş geceleyin bir baskınla Fransız Subay ve erlerini bağlıyacak ve bir tarafa hapsedip onları zararsız hale getirdikten sonra deppoylar açılacak, kırılacak, silâhlar ve cephane Bergostan gelecek nakil vasıtalarile taşınacaktı.

            Acaba bu iş Çanakkaledeki İngiliz kuvvetleri duymadan başarılabilecek miydi? Bu ameliyenin icrasında fevkalâde bir maharet. cür’et ve cesaret lâzımdı. Bunu da ancak bu tığ gibi delikanlıdan başka kimse yapamazdı. Bu sebeble bu mühim iş  Riza Beye verildi.

            Bu çok atılgan ve cesur adam yanındaki on beş kişi ile gecenin karanlığından istifade ederek yatsı zamanı evvelâ Subay odasına girerek henüz şarabını içmiş ve çakır keyif olan yüzbaşı ile teğmeni ve hizmet erini bastırmış :

            -Konuşmağa ve bağırmağa kalkışırsanız silâhla değil, şu kama ile kafanızı keserim. Maksadımız sizleri öldürmek değil, bizim başka işimiz var !

            Deyip başlarına iki nöbetçi koymuş ve doğruca dış nöbetçilerin yanına giderek böyle şeyleri rüyalarında dahi hatırlarına getirmiyen nöbetçileri de silâhla tecrid etmiş, ayni yere getirip bağlamak suretile yüzbaşının odasına sokmuşlar.

            Mevcut telefon hattını kopardıktan sonra erat koğuşuna gidilmiş. Burada da askerler erkenden yatmış olduklarından, dışarıda bir nöbetçi varmış hemen onu yakalıyarak uzaklaştırmakla beraber koğuşta ve silâhlıkta mevcut tüfekleri toplayıp dışarıya taşırken askerlerin bazıları uyanıp bu acayip hali görmüşler ve bir baskına maruz kaldıklarını anlamakta güçlük çekmemişlerdir.

            Bu koğuştaki askerler de kaldırılmış :

            -Eller havaya ! emri verilmiş.

            Sonra birer birer bağlanarak yüz üstü yataklarına yatırılmış :

            -Hiçbir kimse kımıldamasın yoksa öldürürüz !

            Hepsi olduğu yere kapanmış ve başlarına lüzumu kadar nöbetçi konarak depolar açılmıştır.

            Artık heyecanla Bergostan gelecek taşıtları bekliyorlar. Ali Riza bey bu suretle kendisine düşen vazifesini yapmış ve bütün cephanenin, silâh depoları emre hazır hale konmuştu..

            Şimdi Bergos iskelesine dönelim : 26-27 Şubat 1920 gecesi karanlık kavuşur kavuşmaz bütün mavnalar yelkenli kayıklar Çanakkaleden gelmiş olan Bolayır motörüne (bu motör bir vapur kadar büyük ve kuvvetli) bağlanarak kaptana ışıkların söndürülmesi emredilmiş ve hareket edilmiş. Bergos nahiye müdürü Reşadeddin Bey (bu zat bilâhire âsiler tarafından şehid edildi) ve diğer milli teşkilâta memur olanlar da yüzlerce amele ve taşıtı köyden iskeleye indirmişler, onlar da silâh ve cephanenin gelmesini heyecanla bekliyordu ve Hamdi Bey bizzat bu deniz kafilesinin başında idi.

            Ali Riza Bey Akbaş iskelesinde arasıra ışıkla işaret veriyor ve cevap bekliyordu. Nihayet beklediği işareti aldı.

            Hemen açık olan kapılardan beraberlerinde getirtilen mühim miktarda amele. silâh ve cephaneleri sandık sandık taşımağa başladılar. Bir tarafı taşıyor, diğer tarafıda mavnalara, kayıklara dolduruyor, dolan vesait hemen yelken açarak, kürek çekerek yola çıkarılıyordu.

            Silâh, cephane, muhabere, istihkâm malzemesi ve askerliğe yarayacak ne varsa yüklendikten sonra koğuştaki erlerin başında nöbetçi bırakıyorlar, iki Subayda vapura koyarak Bergos iskelesine dönüyorlar.

            Subayların gözleri bağlıdır.

            Çeşitli taşıtlara yüklenerek doğruca Çanpazar istikametine sevkediliyor. Ve Yenice nahiyesine (şimdi kazadır) depo ediliyor, getirilen iki Fransız Subayı, gözleri bağlı iskelede bırakılıyor. Başlarındaki nöbetçi sabaha kadar bekliyor. Ondan sonra aolar da ayrılıyor ve Bolayır vapuru da doğruca Karabigaya gidiyor.

            Sabahleyin bu müthiş ve akıllara hayret verici olan hâdise Çanakkalede ve müteakiben İstanbulda bir bomba gibi patladı.

            Gazeteler büyük başlıklarla haberi sevinerek yaydılar.

            O sıralarda Karabigadayım.

            Bolayır vapuru geldikten sonra baskının nasıl yapıldığını, Fransızların nasıl yakalanıp, cephaneliklerin boşaltıldığını öğrendik.

            Ya vapur yoluna nasıl devam etmişti.

            Kaptan anlattı :

            Halidbey çiftliğinin sazlıklarına baştan kara ettik. Gemiyi otlar ve sazlarla peçelemiye çalıştık. Bolayır küçüktür amma, ne de olsa koca teknedir, ne kadar peçelense yine dikkatli bakan ve etrafı dikkatle tarayan dürbünlü gözlerden kaçmaz.

            Tayfalarla beraber karaya çıktık. Gemideki eşyaları da karaya boşalttık..

            Kara tarafından bir hücum beklemek abesti. Fakat denizden her an bir ‘zuhurat’ olabilir. İngilizler çıkagelebilirlerdi.

            Sazlığa ilk yanaştığımız gün gelen giden, arıyan, tarayan olmadı.

            Akşamı ettik.

            Sular karardı, akşam ve yatsı ezanları okundu.

            Deniz durgun, hava durgundu, sular düpdüz bir çarşaf, gerilmiş çarşaf gibiydi, ütüsüz kırışıklıklarını da karanlıkta göremediğimizden, denizi bile deprentisiz sanıyor, süt limanda imiş gibi sakin ve rahat bekliyorduk.

            O andaki duygularımıza göre etrafı ancak güneş aydınlatabilirdi.

            Günü bekliyorduk.

            Bu bekleyişimiz çok uzun sürmedi, tanyerinin ağarmasına vakit kalmadan, etrafımız ışıklandı.

            Üzerimize bir ışık tutulmuştu.

            Bütün kıyı boyu, çarşı, mahalleler, hele kıyılar ışıldak aydınlığı ile tarandı.

            Deniz üstü ecnebi filikalarla doldu. Filikalar iskeleye yanaşıyor, iskele üstünde konuşmalar oluyor...

            Bunlar İngilizlerdir.

            Bir ingiliz bahriyelisinin Rum olduğu şivesinden anlaşılıyor, o kötü, kötünün kötüsü cibilliyetini belli eden  şivesile bir üstteğmene emrediyor.

            Verdiği emir şudur.

            Nahiye müdürü İngiliz komuta gemisine gelmelidir !.

            Nahiye müdür İysa bey adında bir zattı. Bu çağrılışın neden dolayı olduğunu adladı.

            Gidecek miydi ?

            Eğer giderse kendisine şu söylenecekti :

            -Sazlıktaki gemi tayfasını teslim bize ediniz !

            İysa bey bunu istese de yapmıyacaktı : Buna imkan ve ihtimal almadığını kendisi de biliyordu.

            Gitmemeli miydi ? Bir Nahiye müdürünün hükûmetin mütareke şartlarına uygun hareket etmesi de gerekti. Kendisine biz gittik ve şöyle akıl öğrettik’

            Bunların Karabigada Kuvvayi Milliye komutanı yanında olduklarını ve Karabigada da Bigadan inmiş olan millî teşkilâtın bir çok silâhlı adamları bulunduğunu, karaya çıkacak olan askerlerinin halka her hangi kötü bir hareketleri görüldüğü taktirde ateş etmeleri mümkün olduğu ve bizim bunlara karşı koyacak bir sıfatımız olmadığını gemi komutanına anlat, diye müdüre akıl öğrettik ve cesaret verdik. Müdür korka korka gitti.

            Müdürü çok iyi karşılamışlar. Sonra söz arasında :

            - Vapurun tayfasını ve kaptanını teslim etmezseniz bu gece Karabigayı yakacağız ! diye tehdit etmişler.

            Müdür, bu adamların Bigada Kuvayi Milliye emrinde olduklarını, Karabigalıların bu işde hiç kabahatleri olmadığı gibi, bu hareketin hem kanunsuz hem de haksız olacağını millî kuvvetlerin Karabigada çok silâhlı adamları şimdi bu hal ve hareketleri tarassud etmekte olduklarından hoşa gitmeyen bir tarzı hareket karşısında ateş açmaları çok muhtemeldir,  demiş.

            Müdüre kahve ikram edilmiş ve serbest bırakılmış.

            Bir kısım bahriye erleri kamışlar arasındaki vapura gittiler ve onu yüzdürerek getirdiler, merasimle İngiliz bayrağı çektiler. Götürmek için, içinde kömür yokmuş: dışarıda iskele başlarında ağaçlar vardı, bu ağaçlardan odun yaptılar, ateşlediler, istim teminine çalıştılar. Ara sıra gemi komutanı verdiği mühleti bir saat temdit ediyor :

            -Bir saate kadar, teslim etmezseniz ateş edilecek diye haber geliyordu.

            Bu emre aldıran yoktu.Artık gece yarısı olmuştu. Bolayırı da arkalarına takarak geldikleri yola döndüler ve Çanakkaleye doğru Karabiga burnundan dümen kırdılar bu hadise de böylelikle kapanmış oldu.

                                     ANZAVUR SAHNEDE

            Hamdi bey artık cepheye asker sevki için bazı kuraların terhis edilmiş olan sınıfların silâh altına alınması için emirler veriyordu. Silâhı olan ve ihbar edilen evler ve köyler boşanıyor ve aranıyor, askerler Akhisar ve izmir cephelerine sevkediliyor. Adeta yeniden bir seferberlik manzarası göze çarpıyordu.

          Bu icraat karşısında köylülerden hükûmete bir yardım olmak üzere nakdi yardım teklifinde de bulunuldu Belediye meclisini toplıyarak her köyün büyüklüğü ve zenginlik derecelerini not ederek o zamanın parasile halkın ve köylünün vermeye muktedir olamayacağı kadar para taktir ederek köy muhtarlarına bu paranın bir haftaya kadar verilmediği tektirde köyün yakılacağı emrini tebliğ ediyordu.

            Hamdi beyle bu hususta münakaşaya girişmiye kimse cesaret edemezdi! Dairesine girilince masasının bir köşesinde de bir tabanca duruyordu.

            Verdiği emirler ve kararlar katî ve hiçbir itiraz dinlemez münakaşa kabul etmezdi. Buna herkezce kanaat geldiğinden bütün köyler halkını bir düşünce almıştı.

            Harpten henüz çıkmış, bütün iktisadiyatı sarsılmış, bazı evlerden birkaç nüfus birden muharebeye gitmiş ve bir daha dönmemiş; sokaklar babasız yetim çocuk dolu. Şimdi bunun üstüne takat ve kudretin dışında ve fevkinde bir teklif ? Çünkü taktir edilen para bazı köylülerin veremiyecekleri kadar ağırdı.

            Kölü mümkün olan her şeyi yapmaya hazır, fakat; ortada mutavassıt rolü oynıyacak kimse yok. Hamdi Bey tarafından taktir edilen paranın tedariki lâzım.

            Bu sırada Anzavur Ahmet bey; vaktile Bigaya gelen Çerkeslerle Kafkasyadan hicret etmiş ümerayı Çerakesden tanıyoruz.

            Eskiden Çakırcalı Efenin takip ve tenkit harekâtında bulunmuş ve yararlıkları görülmüş, ondan sonra biraz daha şöhreti artmış ve bunu müteakiben saraya birkaç güzel kız hediye etmek suretile saraydaki Çerkeslerin de lâketile kendisi bu hizmetinden dolayı jandarma yüzbaşılığı ile tavzif edilmiş. Kütahyada tabur komutanlığı yapmış ve kadro harici çıkarılmış. İki baş koşu atı ile koşuculuk yapmakta ve Bigada oturmaktadır. 

            Yaradılışta çok kibirli ve azametli olan bu adam kendisini âdeta mân bir evliya gibi tanıtmak ister. Mesela : sık sık rüyasında Hazreti Peygamberi gördüğünü ve onun arkasında Mekkei Mükerremde namaz kıldığını, toplu meclislerde, aftihar ve gururla anlatır ve bazı saf diller de buna inanırdı.

            Bu defa kim bilir kimin tavfsiyesile, kendisi İstanbula çağrılmış ve sarayda Biga ve Bandırma bavalisinin Kuvvayi Milliyeden temizlenmesi için ‘Kuvvayi Muhammediye’ komutanı olarak Bigaya gönderilmişti.

            Bu adam İstanbuldan geldikten sonra birkaç gün sinsi sinsi Çerkes köylerini dolaştıktan ve Hamdi beyin istediği paralar teklifi aleyhinde gizlice bazı telkinlerde bulunduktan sonra Kara Hasanın arkadaşlarından olup hali firarda bulunan Kürt Mehmet ve arkadaşlarile de görüşüp Gönen mıntıkasına geçmişti.

            Artık köy köy dolaşıyor :

            -Beni buralara padişah gönderdi. Kuvvayi Milliye denen hareket, eşkiyalıktan başka bir şey değildir, diyordu.

            Anadolunun en kuytu köşelerine kadar yayılmaya başlıyan Mustafa Kemal isminden de şöyle bahsediyordu.

            -Mustafa Kemal vatan hainidir ; askerlikten tardedildi, cezadan kurtulmak canını kurtarmak için de İstanbuldan kaçtı.

            Bundan sonra talkin vermiye çalışıyordu :

            -İstanbul dahil, bütün Anadolu işgal altındadır, memleket bu durumda da, yani itilaf devletlerinin elindeyken Mustafa Kemalin yaptığı memleketi büsbütün mahvedecek bir isyandan başka bir şey değildir. Bütün topraklarımız elimizden gidecek, yurdsuz kalacağız. Bunun için onlara karşı silâha sarılmalıyız !

            Anzavur köylüyü kandırabilmek için ilâve ediyordu :

            -Eğer Kuvvayi Millî denen teşkilâta silâhla karşı koyarsanız onların haracından kurtulduğunuz gibi tekrar askere gitmekten de kurtulursunuz. Siz burada bir müddet dayanın, ondan sonra padişah İstanbuldan ordu gönderecek onların hepsi imha edilecek..

            Anzavur koynundan bir Kur’an ile bir ferman çıkarıyor:

            -Kuvvayi Milliyeye ilhak edenler idam edilecektir. Bu teşkilâta katılmamıya kur’an üstüne yemin ediniz diyordu!.

            Bu sırada Hamdi beyin köylüye verdiği mühlet de doluyordu. Köylü Anzavurun saçtığı zehirlerle şaşkına dönmüş, ne yana gideceğini kararlaştıramıyordu. Birinci dünya harbinde Çanakkale cephesinde bütün gençlerini memleket müdafaası uğrunda kaybetmiş; geriye dönenleri de bugün ortada yarım insan olarak koltuk değnekleriyle dolaşmakta bulunan bu memleketin şu zaif ve bitkin bir halde isyan etmesine imkân yoktu. Hem buna kim cesaret edebilirdi ? Hâl ve durum böyle iken Hamdi beyin köylüden hükûmet namına istediği paraların tedarikini köylü düşünedursun.

            Bir gece Kara Hasanın ele geçmiyen adamlarile. Çerkes, Türk ve Pomaklardan mürekkep bir heyet Gönen köylerine giderek Anzavuru buldu:

            -Bize akıl öğret, bu işe bir çare bul! dediler.

            Anzavur onlara :

            -Sizden istenecek parayı verebilecekmisiniz? diye sordu.

            Köylü :

            -Hayır veremiyeceğiz! dedi.

            Anzavur bunun üzerine göğsünden kur’an ile fermanı çıkardı:

            -Öyleyse dedi, şu ferman gerekince silâha sarılın Kuvvayi milliyeye silâhla karşı koyacağınıza kur’an üzerine yemin edin, ben de sizin önünüze düşerim. Bu eşkıya sürüsünü memleketten sürüp çıkarmak için hem dişahtan, hemde İngilizlerden her türlü yardımı görürsünüz.

            Anzavur nihayet dediğini yaptırdı, heyeti kandırdı. Mutabık kaldılar ve Anzavurla beraber Bigaya döndüler.

            Bu vaziyete göre Anzavur Biga köylüleri tarafından davet edilmiş sayıldı.

            Halbuki işin iç yüzü tamamiyle başkaydı. Anzavur tasarladığı plânı tatbike başlıyordu.

            Bigaya bir Pazartesi günü baskın yapacaktı.

            Bigada Pazar Pazartesi günleri kurulduğundan, Pazartesi baskın daha kolay olacaktı. Çünkü bütün köylerden bütün köylü Bigaya serbest, elini kolunu sallıyarak rahat rahat girebilecekti.

            Dışarıdan gelecek odun ve kömür arabalarına silâh yüklendi. Bu suretle:

            Dışarıdan yapılacak baskın içerde desteklenecekti.

                                    ‘İLK BİGA BASKINI’

            13 Mart 1336 Pazartesi, ilk bahar gibi güzel bir günüydü..

            Sabahleyin erkenden belediyeye gelen Hamdi bey, az sonra bir yaylım ateşi duydu, jandarmaya telefonla sordu:

            -Ne oluyor?

            -Anlıyayım efendi.

            Jandarma, hemen jandarma dairesine koştu mesele anlaşıldı.

            Bugün Çavuşköy mektebi olan kasabaya bir kilometre mesafedeki binalar o zaman askerlik şubesi emrinde ve eski tabirile ‘deppoy’du.

            Bu depboyda yeni silâh altına alınmış ve cepheye gönderilmek üzere hazırlanmış kimi asker elbiseli, kimi sivil erler vardı; bunlara Hamdi beyin adamlarıda katılmışlardı.

            Kaldırımbaşı ve Savaştepe semtinden bir sürü silâhlının avcıya yayılarak ilerlediği görülünce üzerlerine ateş açılmıştı; bunu üzerine gelenler de ateşe eteşle mukabele etmişlerdi.

            Hamdi beyin duyduğu silâh sesleri buydu..

            Jandarma dairesinden vaziyetin vehametini anlıyan Hamdi bey yanına Kâni beyi ve birkaç atlı alıp deppoya koştu; vaziyet tahmin edildiğinden de vahimdi. Atlı ve yaya, binlerce kişi, dalga halinde şehrin üstüne yürüyordu, şehre akın vardı.

            Hamdi bey derhal emir verdi.

            -Silâh başına!

            Fakat deppoydaki erlerin çoğu Bigalıydı. Karşıdan ateş eden köylüleriydi, yani deppoydakilerin babaları ve kardeşleri, köylüleriydi.

            Öldüresiye ateşe imkân var mıydı ?

            Hamdi Beyin ümidi kalmadı. Mücadeleyi kaybettiğini anladı ve Kâni Beye emretti :

            Hemen hapishaneye gidin, Kara Hasanla arkadaşlarını imha edin ! Bu hususta jandarma komutanından da yardım isteyin !

            Kâni bey hemen hayvanına atladı, dört nala jandarma komutanlığına geldi. Jandarma Komutanı İsmail Hakkı bey üç ay evvel tayin edilmişti. Kâni bey kendisine :

            -Hamdi bey emretti, Kara Hasanla arkadaşlarını imha edeceğiz ! dedi.

            İsmail Hakkı bey bu emri dinlemedi :

            -Ben böyle şey yapmam, dedi.

            Bunun üzerine Kâni bey :

            -Siz yapmazsanız emrediniz yapsınlar.

            Jandarma komutanı ısrar etti.

            -Ne yaparım, ne de emir verip yaptırırım.

            Kâni bey tehdit etti olmadı, yalvardı olmadı. Nihayet :

            -Öyleyse ben yaparım, işte hapishane orada, siz ne yaparsanız yapınız !

            Bunun üzerine Kâni bey yanına bir polis memuru bir jandarma alıp hapishaneye gitti, gardiyana hapishaneyi açtırdı.

            Kara Hasan ile ondört avanesini hapishaneden çıkarıp, hapishanenin yanıbaşındaki bir odaya koymak kolay olmadı. İtişe, kakışa, yumruk, tekme, hapishaneden güçlükle çıkarılıp odaya kapatıldılar.

            Kâni bey odanın alt katına indi ve bir makineli tüfeğe şeridini takıp aşağıdan yukarısını taramıya başladı.

            Kara Hasan ve avanesinden tek kişi kurtulamadı amma, oda bir insan mezbahasına benzedi. Tam bu sırada, nal şakırtıları ve boğuk feryatlarla Anzavur kuvvetleri şehre girdiler.

            Bunların çoğu Kara Hasan ve avanesinin arkadaşlarıydı, ilk işleri kafadarlarını kurtarmak için hapishaneye koşmak oldu.

            Koşdular ve o kanlı hazin manzarayla karşılaştılar : Beyinler parçalanmış, barsaklar deşilmişti, kimi ümitsiz can çekişiyordu.

            Kâni bey yanındakilerle birer eve sığınmışlardı.

            Gelenlerin ilk düşüncesi bu katliamın intikamını almak, kanla mukabele etmek oldu.

            Dışarı fırlayarak yanı başlarında ve hükûmetin alt katında jandarma koğuşuna giriyorlar, burada sıtmadan yatan üç jandarma üzerine silshlarını boşaltıyorlar, oradan çıkınca bakıyorlar ki jandarma komutanı henüz daireden çıkmış merdivenden iniyor; evine gitmek üzeredir. Bu zavallı adamı da bir gurup halinde silâhlarını boşaltarak şehid ediyorlar ki, bu adamların o anda kudurmuş bir köpekten farkları yoktur.

            Son saate kadar vazife ve mesuliyet korkusile ve soğukkanlılıkla masası başından ayrılmıyan ve büyük bir feragatle sonuna kadar ödevini yapmış ve henüz memlekette misafir denecek kadar yeni ve 6 ay evvel henüz evlenmiş halûk bir genç olan yüz başı İsmail Hakkı Beyle, sıtmanın ateşleri içinde kıvranan ve hiçbir şeyden haberleri ve günahları olmıyan bu üç jandarmaya acımayan kalmamıştı (İsmail Hakkı hâlen Şehidlikte metfundur)(13 Mart 1336).

            Gelen azgınlar şimdi Kara Hasan ve arkadaşlarını öldürenlerin takibine koyuluyorlar. Kâni Beyin girdiği evi haber alarak orasını abluka ediyorlar. Kâni Bey evin tavanına çıkıyor. Üzerindeki paraları o evin Rum kızına veriyor, üstündeki mahrem evrakı da tavan arasında yaktıktan sonra tabancasını çekiyor, fişeği bitinceye kadar ateş ettikten ve tek bombasını da savurduktan sonra böylece mert bir erkeğe yaraşır şekilde müdafaasını tamamlıyarak son kurşununu beynine sıkmak suretile intihar ediyor. Âsîler de, tavan arasından aşağıya attıkları cesedi çarşıda sürüklemek suretile teşhir ve tahkir ediyorlar.

            Hamdi Beye gelince : Bu zat da deppoydaki müdafaanın bir semere vermiyeceği ve âsilerin şehir içine akın ettiğini görünce hayvanına atlıyarak dağ köylerinden Yenice Nahiyesi istikametine kaçıyor ve gündüz o taraftan şehir içine bir hareket olmadığından  gecenin karanlığından da istifade ederek Yenice nahiyesine doğru bir hayli yol almıya muvaffak oluyor.

            Onun asıl maksadı, şu : Dramalı Ali Riza bey, birkaç gün evvel yanında yirmi kadar atlı ile Yenice köyündeki silâh deposuna gitmiş, oradan işe yarar silâh cephanelerden cepheye sevkedecekmiş. İşte Hamdi Bey onları bulmak istiyor. Ne çare ki, kalabalık bir sürü kuvvet kendisini takip ediyor. Ayni zamanda pomak eşkiyalar Gâvur İmam denen eşkıya daha evvel izini doğrulamış ve (İnovada) yalnız Hamdi Beyi yakalamışlar, Dramalı Riza Beyi de mühim bir kuvvet Yenicede ablukaya almıştı.

            Hamdi Beyi yakalayan Pomaklar evvelâ elbiselerini soyarak iç don ve gömlekçe bırakmışlar, yollarda bir hayli işkence yapmışlar, yalın ayak, arkasından sopa atarak hattâ sırtına binerek şehrin yakınına kadar getirmişler ondan sonza Hamdi Bey bu haydutlara ağzına ve hatırına gelen küfürleri savurmağa başlamış :

            -Ve Kuvvayi Milliye ölmiyecektir. Kuvvayi Milliye ben değilim bütün millettir. Ne zaman olsa benim intikamımı sizden alacaktır ! demiş.

            Pomaklar bunun üzerine onu da nihayet öldürmüşler Bigaya ölüsü getirilmiş çarşıda ve sokak aralarında ayaklarından ipler takılarak sürüklenmiş ve teşhir edilmiştir.

            Şimdi şu anda hükûmet avlusunda onbeş eşkiyadan, üç jandarmadan bir de jandarma komutanı, iki de Hamdi ve Kâni Beyler ki, 21 ölü mevcuttur. Bunlardan sonra Ali Riza adında bir topçu yüzbaşısıda getirilmiş o da çok fecî bir şekilde hapishane avlusunda kama ile şehit edilmiştir. Bu cinayeti canavarca kürt Mehmet yapmıştı.

            Anzavur da halkın eşkıya ile pür âzâmet arkasından ve yanlarında müsellâh muhafızlarla şehre girdi. İlk işi Bigayı fethettiğini telgrafla İstanbula bildirdi. İşte bu haber ve icraatına mükâfaten miriman rutbesile tatlif edilen Ahmed Bey Balıkesir vâliliğine de tayin edilmişti. Yalnız bu sandalyayı nasıl işgal edecekti ?

            Ertesi günü bütün köyler halkı bu hazin levhayı görmek için toplanmışlar, Pomaklar :

            -Biz çarıklı memur isteriz, kaymakam da çarıklı olacak ! diye bağırıyor.

            Şehir,sokak, ve çarşılarında nümayişler yapılıyor. Kara Hasandan arta kalan kürdler birer halâskâr gibi tüfekler omuzlarında herkesin selâmları ve ihtiramları arasında dolaşıyor. Pomaklar Hamdi Beyin nasıl öldürüldüğünü ve ne şekilde işkenceler ettiklerini kemali iftiharla anlatıyorlar...

            Hamdi Beyin belediyedeki masasını Anzavur işgal etmişti.

            Belleri uzun gümüş kamalı Çerkesler kapının önünde bekliyor. Bir çok insanlar ona arzı şükrana girip ziyaret ederek dönüyorlardı.

            -Seni bize Allah gönderdi ! diyenlere şöyle cevap veriyordu.

            -Beni sizlere evvelâ Allah, sonra şevketlû padişah efendimiz gönderdi. koskoca Düveli Muazzamaya karşı ve padişaha âsî gelmenin sonu bu olacaktı. Sonuna kadar böyle muhabere edeceğiz !

            Anzavur hükûmette yatan 22 kişinin kuvvayi milliye tarafından öldürüldüğünü padişaha bildirmesi üzerine ilk vapurla İstanbuldan Samih Rıfat bey riyasetinde bir heyeti nasiha gelerek bu vaziyeti görmüş ve ayni vapurla dönmüştür.

            Hamdi, Kâni, jandarma komutanı İsmail Hakkı beylerin şehadetleri ve Kara Kasan avenesinin ölümlerile sona eren birinci Biga baskınının 2 nci günü, Anzavur şehre girdiği zaman kendisini belli başlı iki zümre karşılamıştır.

            1-Anzavurun aleyhinde bulunup ta korkanlar.

            2-Anzavuru seven ve dostlar.

            Bu iki zümre de kuvvayi Muhammediye komutanının ayak bastığı yerlerde kurbanlar kesmekte, onu evleri ne davet için âdeta yarış etmekte idiler.

            İkinci zümreye dahil bir dost (bu zatın ismini söylemiyeceğim) Avzavuru evine davet etmişti. Kurbanlar kesiliyor, kuzular, hindiler kızartılıyor, tatlılar pişiriliyordu.

            Anzavur Ahmet paşa, bu davetlere giderken yanında sadık yaverleri ve müşavirleri Selim efendi ile, kanlı bir cellât olan Şah İsmaili ayırmıyordu.

            Yenildi, içildi, hoşbeşten sonra yatıldı.

            Gelgelelim Anzavur bir türlü uyuyamıyor, durmadan kaşınıyordu.

            Biga baskınından evvel Gönen köylerinde dolaşırken uyuza yakalanmıştı.

            Doktora ne doktor reçetesine ne Anzavurun itimadı ne de adamlarının. Doktor kendisine zehirli bir ilâç verebilirdi. Bunun için doktor çağırtmadı, fakat kaşınmaktan uyuyamadığı için de kalktı, ev sahibine başvurdu.

            Ev sahibi doktorlukla alâkası olmıyan birini getirtti,o adam da ilâç yaptı, Aznavur bu ilâcı vücudüne sürüp yattı..

            Çok geçmeden, vücudü ateşler içinde yanmıya başladı. Hemen yataktan fırladı, bir müddet vücudunu ellerile yelpazeliyerek odada dolaştı; fakat dayanılır gibi değildi, ev halkını uyandırdı:

            -Benim bir çareme bakın, ben ölüyorum, benim yerimde kimse olsa dayanamazdı, ben de kalbimdeki iman kuvveti ile dayanıyorum ! diye söylenmiye başladı..

            İş anlaşıldı, uyuz ilacı mütehassısı ilâca bol bol göztaşı doldurmuş..

            Aznavur bir aralık, yarı şaka, yarı ciddî

            -Herif galiba beni öldürmek kastile ilâca zehir kattı.

            Deyince, Şah İsmail hemen tabancasını çekti :

            -Çabuk o adamın kim olduğunu söyle, gidip geberteğim!. dedi.

            İlâcı yapandan bu hususta şüphelenmiye imkân yoktu. Aznavur Şah İsmaili yatıştırdı.

            Aznavurun Bigayı işgalinden sonra ölenlerin cesetleri kaldırıldı ve bundan sonra, şehrin milliyecilerden temizlenmesi şerefine ve Kara Hasanların ruhlarına ithaf edilmek üzere büyük camide mevlût okutmak kararı alındı.

            O günlerde merhum ve meşhur Hafız Sami Bigada bir ahbabında misafir bulunuyordu. (Çavdar hafız)

            Aznavur Kürt Mehmet Çavuşu Hafızın misafir olduğu evin sahibine gönderdi :

            -Tarafımdan söyle, mevlûdu hafız Sami okusun ! dedi.

            Ev sahibi ne halt etsin :

            -Başüstüne ! diyor.

            Fakat Hafız Sami bu işe yanaşmıyor : Katil güruhuna fatiha okunur mu ?

            Ev sahibi, misafir bu hususta münakaşa ededursunlar, halka büyük camide Hafız Saminin mevlût okuyacağı haber veriliyor. Hafız Sami adı o kadar meşhur ki köylerden mevlûda akın başlar.

            O gün cami avlusuna kadar dolu…Camiin önündeki insan selinden geçilmiyor.. Ezan okunuyor, namaz kılınıyor: Hafız Sami meydanda yok !..

            Bütün köyü aratıyorlar : Hafız Sami İstanbulun yolunu tutmuş bile !. Mevlûdu başka biri okuyor, okuyor amma hem Aznavur, hem de Mehmet çavuş halk gözünde küçük düşüyorlar ve bunun acısını Hafız Saminin misafir kaldığı evin sahibi Çavdar Hafızdan çıkarıyorlar. Adamcağızı öyle bir dövüyorlar ki, derileri yer yer yüzülüyor ve çürükler aylarca geçmiyor.        

                          “SELÂNİKİLER SÜRÜLÜYOR”                

            Aznavur şöyle bir ilan yayınladı :

            -Şehirde ve civarında ne kadar Selânikli varsa, hepsi 24 saat içinde şehri terk etsinler !

            Bu emir boş yere verilmiş değildi.. Mustafa Kemal paşa Selânikli olduğundan, Aznavur kuvvayi Milliye komutanının hemşehrilerini şehirden uzaklaştırıyordu.

            Bu emir derhal yerine getirildi, gitmiyenlerin malları müsadere edileceğinden, Selânikli olanlar İstanbula göçe başladılar.

             “YENİCE KUŞATILDI CEPHANELİK YANIYOR”

            İstanbuldan her gün yeni bir talimat geliyor, Aznavurda bu talimatı köylüye emir suretinde yayınlıyordu.

            Balıkesirde kuvvayi milliye harekâtını tümen komutanı miralay Kâzım paşa idare ediyordu. (Kâzım Özalp) her halde Bigaya yeni kuvvetler gönderilecek, şehir kim bilir daha ne facialara sahne olacaktı.

            Bu bahsi burada bırakıp Yenice nahiyesinde Dıramalı Rıza beyi muhasara eden âsilere gelelim :

            Rıza beyi kuşatan kuvvetler hayli kalabalıktı. Rıza bey bu çoğunluğa karşı kendini bir avuç yiğitle müdafaa etti.

            Fakat ne yazık ki, Yenice köylülerde asilerle birleştiler. Durumun vahametini kavrayan Rıza bey cephaneliği ateşledi ve bir çıkış hareketile asî çemberini yararak Balıkesire ulaşmaya muvaffak oldu. Balıkesirde ahali olup bitenleri cephaneliğe ateş vermek zorunda kaldığını Kâzım beye anlattı.

            Tümen komutanı Kâzım bey cephaneliğin ateşlenmiş olmasına çok kızdı ve işi Rıza beyi idam ettirmiye kadar götürdü..

            Rıza bey :

            -Eğer cephaneliği ateşlemeseydim asilerin eline geçecekti, bunun için böyle yapmakla mazurdum diyordu.

            Fakat Kâzım bey bu fikirde değildi O :

            -Varsın geçsin, onlardan yine nasıl olsa alırdık diyordu. 

            Tümen komutanını yumuşatamayacağını anlayan Rıza bey şu teklifte bulundu :

            -Bırakın beni İstanbula dönüp damat Feridi öldüreyim, bu teklifi kabul eden Kâzım bey rıza beyi serbest bıraktı, Rıza bey de İstanbula yollandı.

            O İstanbula gide dursun, biz yine Bigaya dsönelim:

            Aznavur şehirde kürt Mehmet çavuşları bırakarak karargâhına bakacak ve Buzalık köylerine nakletti.

            Bigadaki asayişsizliği iade etmek üzere Çanakkale jamdarma tabur komutanı Ali Rıza bey Çanakkaleden üç bölükle hareket etmişti. Ali rıza bey Bigaya doğru yürürken yolunu Çanpazar (şimdi kaza) nahiyesinden geçirmeyi tercih etmişti.

            Sebebi ise Kurudere veya bakaçak üzerinden yürürse Aznavurun asıl kuvvetleri o kısımdadır, geçemiyecekti.

            Çanda ise çok kuvvetli durumda ve kuvvayi milliyeye taraftar, Çanlı meclisi umumî  azası Osman efendi vardı, müşkül duruma düşse o zat kendisine yardım edebilirdi.

            İşte bu düşünce ile Çan istikametine yürümüştü.

            Taburun öncüsü olarak evvelâ Bayramiç jandarma üsteğmeni Niyazi bey bir bölükle Çana gelmişti. (Bu zat halen Çanakkale müstahkem mevki komutanı sayın Niyazi Paşadır) arkasındada büyük kısımla Ali Rıza bey iltihak etmişti.

            Bu anda Osman efendi, Aznavurdan böyle bir oltimatom aldı.

            (Emrinizdeki kuvvetlerle bize iltihak etmediğiniz taktirde bütün milletçe haini vatan ad edileceksiniz ve hakkınızda o yolda muamele yapılacaktır.

            Osman efendi bunu ret ediyor. Aznavur bu ret cevabı üzerine emrindeki kuvvetlerle Çana doğru sokuluyor.

            Aznavurun bir kısım kuvvetide Yenice nahiyesinde Dıramalı Rıza beyin terk ettiği silâh deposundadır.

            Şimdi Çan, dolayısile bu jandarma taburu iki kuvvetin tahtı tehtidinde idi, hatta arkalarında birde Ezine eşkiyalarından aziz ve sadık çeteleri vardır. Onlarda Çan mıntıkasına doğru sarkmış talan yakmaktadır.

            Çan boğazının Pomaklar tarafından dikmen, Mallıköy Dereköy kısmı da keza pomaklarla Aznavurun maiyeti tarafından tutulduğu haberlerini alan binbaşı bu defa tekrar Çanakkaleye avdeta karar vererek yine Niyazi beyi bölüğü ile Mallıköy üzerinden kocayayla dereköy İstikametinde öncü olarak yola çıkarıyor. Fakat bu bölük geçtiği köylerde bir gayri tabiilikle karşılaşmaktadır.

            Niyazi beyin kuvvetini gören köylü kimisi kaçıyor, kimisi saklanıyor, kimisi yakınlık göstermiyor, nihayet mallıköyde bir kaynaşma nazarı dikkatı celb ediyor.

            Yanına bir kaç jandarma alarak-yahu ne kaçıyorsunuz? biz de sizdeniz, bizim size bir zararımız dokunmaz, gelin konuşalım, anlaşalım diyor. Köye çıkan bir çete gurubu Niyazi beyi yakalayarak, o köyde bulunan Aznavurun huzuruna götürüyorlar.

            Aznavur :

            -Hapse atın idam edelim diye emir veriyor.

            Niyazi beyin kolları sımsıkı arkasına bağlanarak bir odaya hapsediyorlar. Niyazi bey bu suretle üszal eline düştükten sonra bölükteki başçavuş Mehmet Ali efendi (halen devlet deniz ve liman işletmesi Çanakkale acentası) bölüğü topluyarak sevk ve idaresini ele almış köydekilerin ateşlerile karşılaşmış ve Dereköyünü üstündeki dağa çekilerek müdafaya geçmiştir.

            Akşam üstü arkadaki bölüklerin (Toplan) borusu üzerine dereköyden geçerken o köyün değirmenin de Aznavurun 25 kişilik silâhlı bir kuvvetini kıstırmış ve silâhlarile teslim almış ve mallı köydeki Aznavura – Niyazi bey teslim edilmediği taktirde bunların hepsinin öldüreceklerine dair bir iltimatom verilmişti. (Bu arkadaş, balıklı kaya müsademesinde yararlıklar göstermiştir..)

           İş burada müzakerede iken ertesi günü idam edilecek olan bu arkadaş yani Niyazi bey o gece aç, susuz ve türlü ölüm ve işkencenin düşünesile kolları bağlı azap ve ıstırap içinde kıvranıyor..

            Ertesi sabah artık kendisine mukadder olan kötü akıbetleri beklerken çetelerden bir delikanlı müteaddit defalar gelip yine gittiğini ve yine geldiğini görüyor.

            Kendisile fazla alâkalanan bu gencin ihtimal ki idamına memur edilen bir haydut olduğunu düşünerek.

            -Oğlum demindenberi gelip gelip bakıyorsun ve dönüyorsun, bir şey mi söylemek istiyorsun? Ne yapacaksanız yapın,

            Diye teessürle ve sertçe konuşunca bu delikanlı yanına sokularak soruyor

            -Siz Niyazi bey değimlisiniz ?

            -Evet Niyazi beyim.

            Delikanlı bu cevabı alınca, cebinden koca bıçağını çıkararak kollarındaki ipleri kesiyor ve diyor ki :

            -Ben sizin emrinizde jandarmalık yapan onbaşı Celilim, korkma sana kimse bir şey yapamaz, ben ölürüm seni öldürtmem.

            Niyazi beyi alıp odaya götürüyor (Bu adam sonradan öğrendiğimize göre Biganın Sarıca köyünden – yetim lâkabile anılan adam imiş.

            -Cevaben bu benim zabitimdir ben bunun emrinde senelerce askerlik ettim sizden müslüman, ben de müslümanımdır, evvelâ beni öldürürsünüz sonra diyor.Anzavura da görerek emrini geri aldırtıyor.

            O sırada Pomaklarda bir kuvvet olduğundan Aznavur Pomakları da kırmak ve darıltmak istemiyordu.

            Gerek Mehmet Ali Efendinin oltimatomu ve gerek, Niyazi beyi tanıyan şahsın nufuz ve alâkasile serbest bırakılmıştı.

            Celil ertesi günü Niyazi beyi alarak Bigadaki kendi köyüne getiriyor. Oradan gizlice Kurudere yolu ile Lâpsekiye aşırıyor, ondan sonra da bu zatı Lâpsekideki Çerkes hancı Lütfü bey saklayarak onun vaziyetini kurtarıyor.

            Lütfü bey Lâpsrkide kuvvayi milliyenin yegâne sayılı adamlarından fedakâr bir arkadaştı, bu hareketlerinden dolayı onu İngilizler Maltaya bile sürmüşlerdi.

            Halen general olan sayın Niyazi Mumcu bu suretle muhakkak bir ölümden kurtulmuş oluyor ki, bugün türk ordusunda Çanakkale müstahkem mevki gibi mühim bir ödevalmış, yarın da daha büyük mevkilere namzet bulunmaktadır. Bu iyi kalpli Belil onbaşının eski bir zabitine yapmış olduğu civanmertlik millete bir general kazandırmış şayanı taktirdir.

            Paşa Çana kadar gelerek bu eski hatıraları orada anlatmış ve kendisini kurtaran bu insaniyetli köylü çocuğunu aramış bulduramamış ve fakat sonradan bunlar onu tatyibi hatırda bulunmuştur.

            Niyazi beyin bu mallı köydeki bölüğü de Çandaki tabura iltihak etmişti. Şimdi bunu burada bırakarak Çandaki Ali Rıza beyin durumuna gelelim.

            Ali Rıza bey Çandan Bigaya yürürken oda Çan – Biga arasında Pomaklarla müsademeye tutulmuş ve bir hayli zorluk çekerek Bigaya gelmişti.

                               ANZAVURUN OLTUMATOMU    

            Binbaşı Ali Rıza beyin Bigalılar tarafından mukavemet görmeden şehre girmesi bir bomba tesiri yaptı, hele Aznavuru kudurttir.

            Aznavur Ahmet paşa ertesi gün binbaşıya bir oltumatom dayadı :

            -Sizinle hukukumuz eskidir, fakat siyasette hukuk ve dostluk gözetilmez, bunu kabul ediniz ve vuruşmamıza yer bırakmayınız çarpışmayalım. Muharebe etmiyelim, Size altı saat mühlet veriyorum. Altı saat zarfında şehri terk ediniz. Eğer altı saat sonra sizi şehirde görürsem siz de dahil olduğunuz halde bütün jandarmalarınızın başlarını kasap dükkanına asarım.

            Bu oltimatomu alan Ali Rıza bey Bigada tek başına kaldı. Aznavurun korkusundan hiç kimse yanına yaklaşamıyor, konuşmak şöyle dursun selâm veren olmuyordu.

            Ve hatta bir çok dostları ona düşman gözüyle bakıyordu. Bu böyle değilse de bile, Ali Rıza beye böyle geliyordu.

            Binbaşı bu durum karşısında Bigada tutunamayacağını anladı ve durumu vilayete bildirerek emrindeki jandarmalarla beraber Karabigaya çekilmek mecburiyetinde kaldı.

            Binbaşı Ali Rıza bey o sırada Çanakkale hükûmetinin dolayısile İstanbul emrinde memurdu. Fakat kuvvayi milliyeye aleyhtar değildi. Ancak ortada muvcut asayişsizliği gidermeğe memur edilmişti. Vazifesi memleket içi düzenini bozanlara karşı koymaktı.

            Gel gelelim düzeni kimin, hagi tarafın bozduğunu ayırt etmekte o sıralarda  kolay değildi.Düzeni bozanlar ayırt edildiği taktirde bir taraflı hareket etmek gerekirdi.

            Ali Rıza bey hadiselerin gelişmesini bekledi. Karabigada iki gün bu bekleyiş sırasında dinlendi.

            Üçüncü günü şimal cepheleri komutanı Kâzım paşadan bir telgraf aldı. Bu açık tel ile komutan şu emri veriyordu :

            Süvari komutanı hafız bey Bigayı işgal etti. Emrinizdeki erlerle derhal kendisine iltihak ediniz ve bize bildiriniz. İltihak etmediğiniz taktirde idamınız mukadderdir.

            Bu emri alan binbaşının beyninde bir şimşek çaktı ve artık istikameti tayin edilmiş oldu.

            Şöyle bir düşündü :

            İdam edilmek içten bile değildi; o sıralarda insanların kuşun kadar kıymeti yoktu ve yok yere canlara kıyılıyordu.

            Bu emri veren şahsiyet te o mıntıkanın kuvvayi milliye komutanıydı; o bölge kuvvetleri emrindeydi, kendisi de bu kuvvetlere katılmalıydı.

            Kararını verdi, kuvvayi milliye emrinde çalışacakve ilk aldığı emri derhal yerine getirecek Bigada, Hafız beye iltihak edecekti.

            Hiç vakit kaybetmeden subayları topladı, aldığı emri bildirdi.

            -Hemen Bigaya doğru yola çıkacağız.Yaya efrada araba tedarik edilsin.

            Bir saat içinde hazırlıklar tamamlandı. Gece yarısından sonra yola çıktık yarıyola geldiğimiz zaman bir aydınlık gördük.

            Biganın batısındaki Balıklı kakanın iki tarafından iki büyük ateş yanıyordu.

            İşi derhal kavradık. Bu hafız beyin işareti idi. Bigayı işgal ettiğini her yöne işaretliyordu.

            Yolumuza devam ettik; Bigaya 45 dakikalık mesafedeki Külçe köyünden geçiyoruz, köşe başlarında bekliyen bazı silâhlı kimseler, bizi görünce tabanları kaldırıp kaçıyorlar. Bu korkudan değil köşe bekleyip geri dönmelerinden belli ki, etrafı gözleyip bir yere haber ulaştırıyorlar.

            Vaziyet meydanda : Aznavur boş durmuyor.

            Eriesi sabah zavallı masum köylüleri kim bilir üzerimize ne suretle saldırtacak ve yok yere suçsuz kimselerin kanlarının dökülmelerine sebep olacaktı.

            Acaba süvari komutanı beraberinde kaç kişilik bir kuvvet getirmişti? Bu merakımızı bir saat sonra halledecektik. Herhalde süvarilerin sayısı bir alay kadar olacaktı. Bir alay süvariye sahip bir kuvveti de Aznavur Bigadan çıkaramazdı.

            İşete böyle hülya ve münakaşalarla şehre girdiğimiz zaman ay da doğmuştu.

            Şehir sessizdi. Hadiseler karşısında sinirleri bozulan halkın mâneviyatını Hafız bey kuvvetlerinin gelmesile daha fazla sarsılmış araba ve ayak gürültülerile şehre girmemiz, heyecanı temelli arttırmıştı. Perdeler açılıp bakılıyor, yanan lâmbalar sönüyordu.

            Pis bir mezbahayı andıran ve kanların kurumasile çirkin manzarasını muhafaza eden hükûmet binasına girdik. Eratı istirahat için koğuşa koyduk. Üç jandarmanın akan kanları simsiyah duruyordu. Orası sanki metrûk bir mezbaha idi.

            Sabahleyin ilk iş burasının temizlenmesi olacaktı. Derhal kasabanın muhtelif mahallelerine devriyeler çıkarıldı, nöbetçiler ikame edildi.

            Tesadüfen tabur komutanı beni çağırarak şu emri verdi :

            Hafız bey ateş yanan Balıklıkayada imiş, git kendisini gör, benden selâm söyle; biz 150 jandarma ile Bigaya geldik, şehirde devriyeler çıkardık ve yerleştik. Bir emirleri var mıdır? Yoksa şehirde mi kalalım? alacağın cevabı bana getir.

            Derhal gittim, birinci ateşin başında yoktu, diğerine gittim. Ben asker elbiseli suvari komutanı arıyordum. Bir sürü sivil, kimisi yatıyor, kimisi ateş başında sigaraları tellemiş sohbet ediyordu. Subay ve askere benzer kimse yoktu. Beni görünce bazıları ayağa kalktı.

            -Hafız beyi arıyorum! dedim.

            Uzunca boylu, az siyah sakallı, siyah kalpaklı, ayağında Rumeli poturlu, meşin tozluklu, elinde bir kırbaç, belinde bir parabellom tabancası olan birisi ayakta idi.

            -Hafız bey benim ! dedi.

            Kumandanın selâmını ve 150 jandarma ile şehre geldiğimizi ve kendi yanlarına gelip gelmiyeceğimizi, başka bir emirleri olup olmadığını sordum.

            Bana şunları söyledi:

            -Oğlum ben 70 atlı ile Bigayı işgal ettim. Bir kısmı şehirde hayvanların yanında diğer kısmıda benim yanımdadır. İki ağır makineli tüfeğimiz var. Birisini deppoy tarafına ötekini Çan yolu istikametine koydum. Siz sabahleyin her iki tarafa birer devriye çıkarınız. Bu yoları tarassut etsin. Silâhlı adamların geldiklerini görürse bize iki el silâh atmak suretile haber versinler. Kendilerini kurtarsınlar. Ben buralardan insan değil köpek bile geçirmem. Siz yalnız kasabanın asayişini muhafaza ve temin ediniz.

            Mâneviyatı çok yüksek ve kendisine güvenen süvari komutanı “köpek bile geçirmem” sözüne Allahın inayetile cümlesini olsun ilâveyi her nasılsa hatırına getirmemişti. Büyük söylemişti.

            Ben oradan aldığım bu malûmatı tabur kumandanıma arzettim ve gece tertibat alarak birkaç saat olsun uykuya daldık.

                      İKİNCİ BİGA BASKINI

            Sabahleyin güneş doğar doğmaz Balıklı kayadan acı acı makineli tüfek sesleri yeni bir felâketin başladığını ihbar ediyordu. Kumandan emir verdi. Bütün jandarma mevcudunu toplıyarak kasabada kâfi miktarda devriye için müfrezecik bıraktık ve hep beraber Balıklı kayaya çıktık. Hafız bey bizi görünce :

            -Kumandan bey gelmenize hiç lüzum yoktu,siz şehirde kalsaydınız ben buradan kimse geçirmem ! diye seslendi.

            Orda öğrendik : Bigaya gelmek üzere bir piyade alayı varmış, dün akşam kasbaya iki saat mesafedeki Hacı köyünde konaklamış. Bu alayın da gelmesi bekleniyor.

            Bunu işitince çok müsterih olduk. Ne de olsa muntazam top ve tüfekli her cins silâhı olan bir kuvvet .. Alayın kumandanı kaymakam Derviş bey (merhum Derviş paşa) imiş. Şimdi nerede ise gelecekler ve Biga hadisesile iştigal edilecek, müdafaası da kolaylaşacaktı. Biz de Balıklı kayanın bu iki tepesine teksim olduk Gördüğümüz manzara şu idi.

            Biganın batısındaki deppoy ve Çavuş köyü istikametinde atlı ve piyade kuvvetleri dalga dalga köylerden gelmiş şehre sokulmak istiyorlar

            Ağır makineli tüfeğin karşısında duraklamışlar. Yalnız Çerkes süvarilerden bir grup cadde boyundan ve çayın kenarından sokulmaya başlıyor. Hakikaten buradan şehre gidilirse arkamıza düşmüş olacaklar, bu tehlikeyi asker gözile gören tabur komutanı yüksek sesle :

            -Sağdaki mitralyoz ! Deppoyu görmüyor musun ? diye acı acı haykırdı :

            Bu ağır makineli tüfek Çerkes atlılarına sürekli ateş acınca bunlar allak bullak oldular. Yuvarlananlar oldu. Tarlada tel örgüler de varmış. Bunlardan haberleri olmıyarak hayvanlarla dört nala çaya doğru koşarken telörgüyü görememişler, bir birleri üstüne yığıldılar. Makineli tüfek tesirini göstermişti.

            Jandarma mangası da yola dağru indirildi, bir müfreze çavuşu köye gönderilmişti. Tam cephemize Havdan tarafının Pomakları mevzi almış.. Arazi fundalıklı. Çatır patır.. silâh atıyorlar Çan istikametindekilerin, yürümeleri ihtimali de var.. Pomaklar bağlıklara girmişler şehre sokulmaya çalışıyorlar.. Kasabanın doğusunda Yenice köy sırtlarında toplu halk yığınları görünüyor..

            Sonradan öğrenildiğine göre Aznavurun muhabere karargâhı orası imiş. Aznavur Hacı köyündeki olayın vaziyetinden sık sık haber alıyor ve alayın geciktirilmesi için de köylülere direktifler veriyormuş..

            Kürt Mehmet Çavuş deppoy yanındaki ve Gavur İmam da Çanpazar yönünden ilerleyen kuvvetlerin başında imiş..

            Öğle vaktine kadar asiler bir türlü taarruza geçemediler. Sürekli yaylımlarla onları yerlerinde mıhladık.. Bu arada beklediğimiz alay iki saatlik mesafeden bir türlü gelemiyordu. Halbuki bulundukları yerden silâh seslerini de duymuş olmaları lâzımdı.

            Öğleken sonra her cepheden saldırışlar başladı. Müthiş bir çarpışma !. Balıklıkayadaki bir avuç insanın üzerine binlerce âsi, ellerinde silâh, balta, kazma, tek av tüfeği, çifte olmak üzere hücumları sıkıştırdılar.. Bu saate kadar altı ölü bir yaralımız var..

            Asıl gülünç ve acınacak bir şey de makineli tüfeklerin su sandıkları bozukmuş, tüfekler bir şerit attı mı kızıyor, soğutmak mümkün olmuyor. Çünki su da kalmamış, afedersiniz herkes sıra ile namluya küçük abdestini yapıyor, bir an öyle tehlikeli bir hal aldı ki, cephemizdeki âsiler bize çok sokuldu. Biz anlattığım vaziyette ateş ediyoruz. Âsiler bizi bastırıyor.. Yaralananlar oluyor, ayağa kalkan vuruluyor.. jandarma süvari çavuşlarından  Çanakkaleli emektar ve çok kıymetli bir arkadaş (bay Hasan) da omzundan yaralanmış, onun yarasına da tütün basılıyor, mendilleri eklemek suretile yarası sarılıyordu.

            Namluyu (ıslatmak) oırası jandarmalardan Şarklı İsmail çavuşa gelmişti : O, biraz da subayların gözüne girmek için kovalaklık yapıyor mütemadiyen ayakta geziyordu. Subaylar :

            -Haydi İsmail Çavuş biraz cesaret ver ! diyorlardı.

            -İşte İsmail çavuş tam makineli tüfeğin namlusunu (ıslatırken) sabit bir hedefe atılan mermi İsmail çavuşu kanlar içinde yere serdi. Tam sağ gözünün altından vurulmuş, gözü dışarı fırlamıştı.

                      ALAYA İLK HÜCUM BAŞLIYOR

            Böyle yaralıların ilk tedavilerini yapmak için ne süvari kumandanında ve ne de bizde tek sıhhiye eri, ilâç ve sargıya dair de malzme yoktu.

            İsmail çavuş oradan alındı, mermi tutmayan bir yere götürüldü, cebindeki terli ve kirli mendille yarası sarıldı. Yerde baygın bir halde yatıyor ve inliyordu.

            Şimdi bu vaziyette bu makinelı tüfeğin çalışabilmesi için, tabirim mazur görülsün, işemek lâzım; hangi kabadayı bu işi yapabilecek? Bir defa bu iş zorla yapılmaz, korkudan yanaşan da yok. Tüfek çalışmazsa Pomaklar bizi orada balta ile parçalıyacaklardı.

            Bu işi yapmak suvari komutanına düşmüştü. Tüfeği biraz sipere aldırtarakbiz de başımızı çevirerek, Hafız bey adeta zorla süt vermiyen inat eden inekler gibi biraz namluya boşalttı, sözde namlu biraz soğumuştuki, ondan sonra yine mevziye soktuk.

            Bu mahsur karşısında makineli tüfek lüzumu kadar işlemiyor intika yapmadığı ve mevcudiyetini karşısındakilere hissettirecek kadar ses çıkarıyordu.

            Bir aralık deppoydan Çavuşköy üzerine bir tarama başladı. Bunu bizzat kürt Mehmet çavuş yapmıştı. Çavuşköyüne girdiler, buraya girmek ne demek, şehre girmek ve arkamıza düşmek demekti. Çanpazar istikametinden gelenler de bağlıkların arasından şehre girdiler. Hafız beyin hayvan başındaki suvarilerinin bir kısmı kurtulmuş gelebildiler ve şehrin asiler tarafından işgalini haber verdiler.

            Diğer taraftan deppoy yoluna doğru indirdiğimiz emniyet müfrezesi olan jandarmalardan iki er gelerek arkadaşlarının şehit olduğunu ve şehirden arkadaşlarına dolaşan asilerin ansızın bastırdıklarını ve kendilerinin kaçabildiklerini bildiriyorlardı.

            Akşama iki saat kalmış, Biga işgal edilmiş, biz de tepe üzerinde mahsur kalmıştık. Alay da iki saatlik mesafeyi aşıp imdadımıza halâ yetişememişti.

            Aznavur bu siyasetinde de muvaffak olmuştu. Silâh seslerinden civar köylerde dahi durulmuyor. Makineli tüfeğin sesi Karabigadan işitiliyordu. Nasıl olur da burnumuzun dibindeki alay işitmez? Bu vaziyeti nasıl haber almaz? Bu köy alayı mükemmel oyalamıştır.

            Alay komutanı, bu suvari komutanının hangi kuvvetine ve kudretli silâhına güveniyor da bu isyan mıntıkasında lâkayid oturuyordu?

            Müthiş bir heyecan ve sükûtu hayal içindeyiz. Cephaneler bitmiş, makineli tüfekler çalışmıyor… Tek tüfek patlatıyoruz. Bu sırada asiler her taraftan hücuma geçti. Biz geri çekimliye başladık. Şehre doğru inerken alayın topları mevzie girmiş ilk mermileri bize atıyordu. Sebep? bizi kaçmaktan alıkoymak için miş.

            Alay şehre iki kilometre mesafede ki İdriskoru sırtlarına yerleşti ve bir makineli tüfeği şimdiki Tabakhane binaları yolundan bir müfreze ile şehrin doğusundaki Koca köprüye sokmağa muvaffak oldu.

            Silâhlarımız kucağımızda makineli tüfeklerin parçaları omuzlarda asilerle sokak muhaberesi yapa yapa köprüye indik. Köprüden geçtiğimiz sırada alayın bir makinelisi üstümüze bir tehdit ateşi açtı.

            Meğer alay, bizim şehirde tutunmamızı istiyormuş. İyi amma şehrin içi ve dışı asilerle dolmuştu. Cephanemiz kalmamış tutunacak bir müdafaa hattımız yoktu. Bu vaziyet karşısında ne yapabilirdik?

            Tabur komutanı yüksek sesle haykırdı :

            -Ateş kes! Yoksa mukabele ederim! Her iş bitmiştir. Bizde alaya iltihaka mecburuz.. Ateş kesildi !

            Şimdi şehrin içinde, arkamızdan ateş ediliyordu. Yaralananlar da vardı. Zavallı kürd İsmail çavuşta yarı canlı orada kaldı. Bizde bitkin bir halde İdriskoru sırtındaki alaya iltihak edebildik.

            Alay vaktinde Bigaya gelerek şehre hakim olmadığını ve müdafaa tertibatını alamadığının farkında değil. “Biz neden Bigayı terk etmişiz? diye iki komutan muahazeye maruz kaldılar.

            Akşam oldu. Bigadan kurtulan asiler yavaş yavaş uzaktan alaya hücum ediyorlar. Fiilen Aznavur kuvvetleri bizi kuşatmıştı. Yığın yığın bir sürü köylü halkın uzaktan bizi çevirdikleri görülüyor. Güneş battı. O geceyi hadisesiz geçirdik ve içinde bulunduğumuz İdriskoru köyünün erkek halkını alay komutanı toplayarak :

            -Gerek içerden ve gerek dışarıdan alaya karşı bir ihanet ve casuzluğunuz olursa köyün yakılacağını ve hepinizin öldürüleceğini şimdiden bilmiş olunuz!. Diye ihtar etti.

            Bütün köylü Çerkes olduğundan ufacık bir hadise karşısında alayın kendilerini affetmiyeceğini taktir ederek çok ciddî şekilde adeta bizimle işbirliği yaptılar.

            Bu müsademe münasebetile burada mühim bir ciheti belirtmeden geçmiyeceğim.

            Biz Balıklıkayadan bozulduktan sonra kısmı külli topluca silâh ve techizatla köprüden geçmiş alaya iltihak edebilmiştik.

            Bu kuvvete mensup olupta yan emniyetleri için müsademe mıntıkasına serpilmiş ufacık gurupcuklar yerlerinden alınmağa vakit bulunamamıştı. İşte asıl kuvvetin çekildiğini gören jandarma ve Hafız beye mensup çeteler şehrin fîlen ve tamamen ussat eline düşmüş olmasından içeride kalmış ve muhakak birer ölümle karşı karşıya idiler. Bizi bozan ve takip eden Pomaklarda Balıklıkaya üstünden yürümüştü. Biganın Boşnak mahallesi tam Balıklıkayanın önünde ve yol üstündedir. İşte bu mahalle halkını bila istisna bu felâketzede vatandaşları adeta avucu içine düşmüş birer keklik palazı gibi kapışmış evlerine saklanmış şefkatli sinelerine basarak Ethem kuvvetleri gelinceye kadar saklamış ve yedirip içirmişlerdir.

            Bunlardan bazılarını numune! İmtisal olarak verebilirim. Merhum boşnak Haşim ağa halen fırıncı bay Osman ve bacanağı Ahmet Aznavurcular tarafından bunların evleri basılmış içerde saklı olan milliyetçilere kadın çarşafı giydirilerek birer ikişer komşu evlerine aşırılmış sonradan yine evlerine alınmıştır.

            Aznavurcuların milliyetçileri saklayan evleri yakılacak kendileri idam edilecek diye mahalle mahalle bağırttığı tellallara verdiği emirlere rağmen büyük cesareti medeniye ile adeta onunla mücadele etmiş ve bir insanlık nümunesi göstermişlerdir.

            Boşnakların bu hareketleri gerek mahalli hükûmetince ve gerekçe sonradan memlekete hakim olan kuvvayi milliye komutanlıklarınca taktir edilmişti.

            Ertesi sabah civar köylerde misafir kalan Aznavurun mücahitleri tarhana çorbasını içtikten sonra yavaş yavaş şurada burada yer yer toplanmıya başladılar. Öğleye kadar başkomutanları bir emir almamış olmalıdılar ki, hiçbir harekâtta bulunmadılar, öğleden sonra bir taraftan başsız, kıçsız, intizamsız bir hücuma kalkıştılar, fakat makineli tüfekler bunları çil yavrusu gibi dağıtmıştı.

            İki saat sonra garnizonumuza birbiri arkasından iki top tanesi düştü, bu bizi şaşırttı. Üçünçü mermi bizim Biga sırtlarına birkaç tane savuran topumuzun tam önüne düştü, az kaldı hem nişancısını ve ham de topu saf harici yapacaktı. Bu hâdise şöyle olmuş :

            Karabigadaki topçu bakiyesinden bir müfrezecik vardı. Oradaki tek sahra topunu manda ile Bigaya sürükleyerek getirmişler, bunun dışında gedikli başçavuş Mahzar isminde bir arkadaşımızı da beraberlerine almışlar, deppoy deresine topu koymuşlar. Şah İsmail Mahzarı başına oturtmuş ve belindeki kamasını da çıkararak:

            -İyi atamadığın taktirde bunu ciğerine saplayacağım demiş.

            Çocuk korkusundan mükemmel bir nişan alarak bu mermileri atmış, bereket versin ki, Biga şubesinde hesap memuru olan İbrahim efendi bir gün evvel mermilerin bir kısmını ve topun kamasını saklamıştı. İbrahim efendiye işkence ile topun kamasını buldurmuşlar ve fakat mermiler hatırına gelmemiş, fazla mermi elde edememişler. Zavallı kâtibide şehit evini de yağma etmişler. İşte hadise buydu.

            Bizim alayda bu topçu taburundan arkadaşı gedikli başçavuş bay Hüseyin vardı. (Halen Hüseyin orduda yüksek rutbeli bir kurmay, Mahzar da keza yüksek bir topçu subayıdır). Bu arkadaşlar Bigadan atılan topa ait bir miktar mermisi  olduğunu söyleyerek âdetâ bir meraka düşmüştük, bereket versin ki, üç mermiden sonra mermi gelmedi, ve bakiyesini de bulamadıkları anlaşıldı.

            Bigadan atılan top üzerine Aznavurcular :

            -Allah! Allah! Sedasile her koldan hücuma geçtiler.

            Bu da bugün için son hücum oldu.

            Bu hal üzerine İdriskoyda üç gün, üç gece, kaldı. Âsiler günden güne fazlalaşıyordu. Bunların bir kısmı Aznavurun fikrine uygun olarak muhabere için toplanıyordu. Bir hısmı da seyirci idi. Diğer bir kısmı ise alay bozulunca, erat ve subayların paraları ve elbiselerini ve alayın eşyalarını yağma edeceklerdi. Onların aklınca, alay saplandığı bu bataktan kürtulamıyacak ve teslim olacaktı.

            Artık alayda ne hayvanlara ne de insanlara yiyecek kalmamış son günde köylüden alınmıştı. Zaten küçük olan bu köyün erzakını da orlarını da bitirmiştik. Üçüncü gece alayın takip edeceği hattı hareket için son bir karar verilecekti.

            Alayda bir hazırlıktır başladı fakat, acaba hangi tarafa? Bigaya taarruz mu, yoksa ricat mı?. Taarruz ise yarın kimbilir yarın kaç kişinin canı yanacak ve kanı akacaktı.

            Alay komutanı o gece bir harp meclisi topladı; üst subaylardan herkesin fikrine müracaat etti, bir türlü karara varılamadı…

            Bu mecliste şunlar konuşuldu :

            Kurmay başkanı Derviş bey Bigayı top ateşile bombardıman edecek ve bu ateş altında piyadeler yürüyecek şehir yeniden işgal edilecekti.

            Alayda yiyecek kalmadı, acaba buna muvaffak olacak mıydı? Bir avuç askerin, on binlerce kişinin hakkından gelmesine imkân yoktu. Yeniceköy deppoyundan onlar da muhtemelen silâhlanmıştı, sonra bu bir sahra muhaberesi değildir. Şehir ve sokak muhaberesi olacaktı, fazla olarak şehirde mevcut yüzlerce suçsuz kimselerin kanı akacak, ve evler yakılıp yıkılacaktır.

            Bu mecliste jandarma tabur komutanı binbaşı Ali Rıza bey :

            -Şehre top ateşi ile taarruz edilmesinin aleyhindeyim, çünkü şehirde bulunan kadın, erkek, çoluk, çocuk, ihtiyar ve hastalar var. Ben bu manevî mesuliyete iştirak etmiyorum! diye itiraz etti.

            Nihayet bu meclis alayın muntazam bir ric’atle Gönene çekilmesini kararlaştırdı ve hazırlık ona göre başladı.

                                        ALAY ÇEKİLİYOR 

            Şafak atarken Dimetuka nahiynsi üzerinden bir yarma yaparak yürüyüşe geçtik. Sabah olduğu zaman tekmil âsiler arka ve yanlarımızdan uzaktan silâh atarak bizi takip ediyorlardı. Gövem Alan köyünden Tahir ovasına giderken vazifemiz güçleşecekti, sebebi ise denizle dağ arasındaki saha kısmen bataklık ve dardır.Önümüz ve sağ yanımız tutulursa zor duruma düşeçeğiz. Topların ve ağırlığın yoldan geçmesi lâzım ! Düşündüğümüz gibi de oldu. Bu dar mahalleri tutmuşlar, yandan bir keşif ateş yedik. Bu arada alay komutanı Mahmut bey de ağır yaralandı ve şehit oldu. Çok sıkışmıştık. Sağ tarafımızdaki sırtlara kuvvetli bir taarruz ve gerilerden bir çevirme yapıldı.. On iki atlı çerkes yakalanarak bilmukabele onlar da imha edildi ve yol açıldı. Akşama mukavemet görmeden Gönene vardık. Alay Gönen istikametinde yürüye dursun burada şu hakikati de belirtmek yerinde olacaktır.

            Dimetoka nahiyesinden  bir tek kişi bile Aznavur isyanına iştirak etmediği gibi  her fırsatta kuvvayi milliyeye hizmet etmiş bir nahiyedir. Bilhassa buradaki eşraf ve aydınlardan Fehim bey, Hafız Asım ve halen Vilâyet encümeni daimî azası Ahmet Uygur beylerin gerek mahsur olan alayın iaşesine gizlice yardımları, ve gerekse Yunanlılar aleyhinde Ali ve Mehmet çetelerinin pilânlı bir şekilde kullanılması ve nihayet Aznavurun tuzağa düşürülmesin de de büyük rolleri ve hizmetleri vardır.

            İşte bu alayda bu fikir ve itimatla yürüyüşünü tam nahiyenin içinden yapmıştı.

            Alay Gönene çekildikten sonra Piyami sabahda Ali kemal şöyle bir yazı çıkardı :

            -Suçsuz Biga halkına baskın ve işkence eden Çanakkaleden gelen 200 jandarma ile suvari kumandanı hafız Hüseyin, halk tarafından kuşatılıp öldürülmüştü,

            30 Mart 1336 tarihli nushasında da, ayni gazete :

            Kaymakam izzet bey ile Rum ve bir ermeni ki; hepsi 6 kişilik bir heyet  zatı şahaneye Bigadaki kuvvayi milliyecilerin zulum ve şenaatlarını azletmişlerdi demekte idi.

            Aznavur, bir taraftan alayı takip ederken diğer taraftan da bu alayın komutan ve subaylarile görüşen ve onlara Aznavur aleyhinde söz söyliyen ve harekâtını tenkit eden vatanperver çerkeslerden bazılarının idamını emretmiş. Hacı köyünden emekli yarbay Tahir bey ve kasabalardan sefer bey ki, bu ikisini bağlar arasında kurşunla idam ettirmişti.

            Her ikisi de şayanı hürmet insanlardı.

            Bu bahsi burada biraz kapatıp, geriye, Aznavurun Bigaya girdiğinin haftasına dönelim.

            Çarşıda dellâl bağırıyor :

            Ahali.. Aznavur beyin emri : Bugün bütün dükkanlar kapanacak, herkes işini gücünü terk edecek, çınarlıkta toplanacak, Ahmet paşanın kati emri var !.

            Aznavur, alayı Gönene kadar kovalayıp Gönende bastıktan sonra Bigaya dönmüştü. Bütün icratını millete bildirecektir.

            Bileklerine kadar mülemmah olan ve bir çok insanlarınölümüne sebebiyet veren, ve Biga gibi saf ve temiz bir memleketi de hükûmete ve harice karşı kötü ruhlu tanıtmaya âmil olan bu menfaatperest adam korkuyordu. Daha şehir dışında karşılanmış, ve şehre girerken müteaddit kurbanlar kesilmiş ve belediyeye inerek kısaca kendini karşılayanlara Kuvvayi Milliyecilerin haddini bildirdiğini bahisle işlediği cinayetleri sayıp dökmekte ve bu kadar zahmet ve ölümü sırf din ve millet uğruna göze aldığını sayıp dökmekte idi.

            Bir haftadan beri fasılai hükûmet vardı.

            Kaymakam cephede mevcut polis ve ele geçen jandarmayı toplamış bir hükûmet kurmuştu.

            Şimdi Bigada Mehmet çavuş gibi bir çok kumandan ve bir çok erler vardı.

            Saatte bir dellâl Kanlı Ali bağırıyordu :

            “Aznavur paşanın emirleri şudur”.”Şah İsmail bunu istiyor”.”Kürd Mehmet çavuş buyuruyorki”. “Gqvur İmam şöyle emrediyor”.

            Kürt Mehmet çavuş hem Aznavurun gözüne girmek hem de menfaat temin etmek için tellâl bağırtıyor, herkesin camide namaz kılmasını emrediyordu. Ezan okunur okunmaz kürdün korkusundan herkes camiye koşuyordu. Gitmeyenin cezası 5 lira edi.

            Ezan beş, on dakika geçer geçmez, kahvelere bir baskın, halk sürü sürü, kürdün karargahına götürülüyor:

            -Siz Müslüman değil misiniz? Neden namaz kılmıyorsunuz?

            Sille, tokat, beş lirayı veren kurtuluyordu. Böylece bir hayli para topladılar. Aznavur da bu yüzden Mehmet çavuşu taktir ediyordu. Çünkü ellerindeki yegane silâh Müslümanlık ve din idi..

            Nutuk günü halk akın akın çınarlığa, Aznavuru dinlemiye gitmişti. Yakın köylerden gelenlere, cepheden dönen mücahitlerle (!) han, hamam, otel, evler dolup taşıyordu.

            Kalabalık çınarlık meydanına dolmuş sabırsızlıkla Aznavur paşayı bekliyordu. Bunların bir kısmı samimi bir arzu ile bekleniyor, diğer mühim bir kısmı, bu yeniçeri kuvvetleri kumandanının ne saçmalar savuracağını merak ediyorlardı.

            Köprü başından yüksek bir ses yükselmişti :

            Açılın! Yol verin, ey ahali! Aznavur paşa geliyor !

            Yolları dolduran halk, kürt Mehmet çavuş ve avenesinin kırbaçlarile iki tarafa kaçışıyor ve açılıyordu.

            Ahmet Aznavur etrafını almış olan gümüş kamalı çerkes delikanlıları, ve kürt Mehmet çavuşun avenesi ve kıyafeti bozuk silâhlı Pomaklar arasında gözükmüştü.

            -Yaşasın Ahmet Paşa ! nidaları yükseliyordu.

            Nihayet tam orta yere gelen Aznavur hitabeye başlayacaktı amma sesini yalnız, dairenin iç kısmındaki halk işitecek, halbuki bu kahramanı herkes görmek ve merakla dinlemek istiyordu.

            Arkadakilerin hücumile daire gittikçe daralıyordu, bunun için de Kürt Mehmet çavuş ve Pomak ve Çerkesler ellerinde kırbaç ve sopa ile halka vuruyor, ve geriye gitmek istiyorlardı.

            İşte bu sırada Aznavur, bunlara şöyle haykırdı :

            -Yahu vurmayın şunlara! Bu milletin dövüle dövüle tutacak yeri kalmamıştır, onlar zaten yaralıdır yaralı onlara vurulmaz !.

            halbuki, bir hafta önce Aznavur yaralı bir esirin üstüne çarşıda atını sürerek, kırbaçlamış ve çiğnemişti.

            Bu sırada yanındakiler, Ahmet Paşanın koşu atını getirmediği ve nutku at üstünde söylemesini muvafık buldular. Evvelâ kurbanlar geldi, ayağının dibinde kesildi, ondan sonra paşa! Atına bindi ve şöyle konuştu :

            “-Muhterem Bigalılar :

            Sizin ileridenberi çektiğiniz mihnet, ve meşakkatleri karşıdan seyrediyor, ve bir Müslüman olarak yüreğim sızlıyordu.

            Kuvvayi Milliye şehirde tutunan bir eşkıya kafilesi kendisine hükûmet sürü vererek milleti soymuş, soğana çevirmiş türlü zülümler yapmış onların işkencesi yanında harbiumuminin açtığı yaralar ve çektiğimiz izdiraplar hiç kalmıştır.

            Koca bir düveli muazzamanın karşısında mağlûp olan bir hükûmet  İstanbul ve Anadolunun bir çok yerleri işgal edilmiş iken ne yapar? Bunlara tekrar meydan okumak budalalıktan başka bir şey değildir! Sırf keselerini doldurmak için yer yer yapılan eşkiyaca bir harekettir.

            Mustafa Kemal Paşa İstanbul ve ordudan kovulmuş başını canını kurtarmak için anadoluya kaçmış, kendisine bir istikbal temin için zavallı milleti padişaha isyana teşvik etmektedir.

            Din kardeşlerim! Padişaha isyan demek Allah ve peygambere isyan demektir. (Cebinden Kur’anı çıkararak ) İşte şu Kur’an da böyle emretmektedir.

            Zerre kadar imanı olan bunlara teşriki mesaî etmez.

            Padişahımız velinimetimiz efendimiz, beni saraya davet ettiler. Ve işte şu fermenı verdi. (Cebinden bir kağıt çıkararak gösterdi). Bunları öldürmek ve memleketten kovmak şer’an farz ye vaciptir.

            Bunlar evinizdeki tavuk, kaz, hindi ve hatta bacalarınızdan tüten dumandae vergi alacaklar.

            Sakın ha bunlara kanmayın peşine takılmayın, padişaha asi gelmiş olursunuz!..

            Ben sırf, sizin menfaatiniz, uğruna, göğsümde kur’an ve kalbimde iman, bir haftadır at üstündeyim din uğruna çalışmaya ahdettim.

            Siz de benim arkamdan ayrılmazsanız pek yakında İstanbuldan gelecek halife ordusile memleketimizi korur ve bu bağileri imha ederiz.

            Bu tarihi nutuk bittikten sonra halk :

            Padişahım çok yaşa !” sesleri arasında dağılmıştı.

            Yalnız burada, nutuk söylenirken enteresan jestler göze çarpıyordu.

            Aznavur fiyaka ve alâyişi çok severdi. Üstündeki at gayet güzel bir koşu atı idi. Oynamak istiyordu, iki genç çerkes delikanlısı bellerinde kama ve tabanca, birisi, bir tarafta diğeri bir taraftan hayvanın dizgininden tutmuşlar zaptetmiye çalışırken, Aznavur ara sıra ayağı ile atı gıcıklıyor, onun biraz oynamasını istiyordu.

            Şimdi gelelim yine Gönendeki kötü durumumuza :

            Gönende gecelendik, esaslı keşif ihmâl edilmiş olmalı ki âsiler aynı gece Gönenin bağlarından kasaba kenarına kadar sokulmuş, alelsabah yaptıkları bir taarruzla neye uğradığını şaşıran kıtayı bozguna uğratmışlardı. Kısa bir müsademeden sonra âsiler kasabaya hâkim olmuş, bir çok subay ve erimiz asir edilmişti.

            Kürd Mehmet çavuş esir edilen subayları bir yere toplıyarak talim ettirmiş ve bu sırada dayak ve hakaretlerde bulunmuştu.

            Biz jandarma heyeti oradan çekilerek Edremit üzerinden Çanakkaleye çıktık ve her yerde birimiz bir evde gizlendik. Çanakkale mutasarrıfından çekiniyor, İngilizlerin eline geçmekten korkuyorduk. Çünkü bir taraftan da İngilizler vatanperver insanları birer birer yakalayıp Maltaya sevk ediyorlardı.

            Tam bu vakalar cereyan ederken güya Akbaş baskınına yardım ettiklerinden dolayı Lâpsekideki liman reisi ile jandarma bölük komutanı ve Lâpseki aydınlarından hancı Lütfi Beylaer de bir sabah Lâpsekiye gelen İngiliz torpitosu mürettebatı alarak Maltaya sevk etmişti.

            Çanakkalede, Bigadan haber alıyoruz, Bigada Aznavurun kaymakamlığını Komuk İzzet Bey isminde birisi yapıyormuş, Tanıyorum ve oldukça ahbablığımız da var.

            Hattâ Aznavurun birinci isyanile kasabayı işgal ettiği fasılalı hükûmet hükümferma olduğu günlerde bir gün bu arkadaş Karabigada bir kahvehanede kesif bir halk kitlesi önünde Aznavurun hareketlerinin sırf İngiliz parasına temâ ederek Türk milletine ihanet ettiği ve bu cinayetlerin bir gün hesabını vereceğini Kuvvayi Milliyenin bütün millet iradesi ve birliği demek olduğunu ve vatanın ancak bu suretle kurtulabileceğini, Mustafa Kemal Paşanın emir ve direktiflerinden katiyen ayrılmamamız lâzım geldiğini çok açık bir lisanla belirtti ve müessir sözler söyledi. Yüksek tahsilli idi, kuvvetli natıkaya da sahipti. Bir senedir Bigadaki ablasının yanında Komuk Şevket Beyin yanında oturuyordu.

            20 Mart 1336 tarihli Piyami Sabah gazetesi ;

            -Teologos gazetesinde okuduğuma göre Ahmet Aznavur maiyetile birlikte Balıkesire dahil olmuş, Milli kuvvetleri çil yavrusu gibi bozulmuş ve bütün o havalide Hatta Adapazarı. İzmitte de bütün nüfuz tesûbini kayıp etmişlerdir. Diye yazmıştı ki bununla Ali Kemal; sadece kendi zihniyetinde  ve tıynetindeki insanları kandırmaya çalışıyordu.

            Yine 22 Mart 1336 tarihli Piyami Sabahta Ali Kemal :

            -Kuvvayi Milliyenin Bigada mitirilyos en küçük bir köyden ( on bir bin ) lira istediğini ve Kaymakamın da Karabigaya kaçtığını yazıyor ve İstanbul hükümetinin tahrik ve Türk milletini Millî teşkilâttan soğutmağa ve ürkütmeğe çalışıyordu.

            İnsanlar görüldüğü gibi çıkmıyor, kendisi Aznavurun İngiliz parasile bu cinayetleri işlemekte olduğunu ve milletine ihanet ettiğini bir cemmi gafir halindeki halka hitab ederken ne garib ruh hâletidir ki, bu İngiliz parası bu adamın karakterini de değiştirmiş, ve ahlâkı üzerinde de inkılâp yapmış, milli kuvvetler aleyhinde ateş püskürtmeye başlamıştı.

            Hafta tamamlanırken Biganın Çerkes Ethem Bey tarafından işgal edildiği haberini aldık ve gündüz sivil elbise ile Çanakkaleden çıktık Lâpseki üzerinden Bigaya geldik.

            Biga çete ve askerlerle dolu idi. Mutasarrıf vekili Yarbay Emin Bey (gelen alayın komutanı Bigada faaliyete geçti. Hapishaneden tahliye edilen mahkûm ve mefkuflar toplanıyor, millî kuvvetler aleyhinde cinayet işleyenler asılıyor, darağaçları şehirde soğuk bir hava yaralıyordu. İnkilâp aleminde bu üç ayakların nâzım rolü oynadığı ve bu tarz hareketin çok faydalı olduğu evvelce de görülmüştü.

            Bu defa Ethem Bey kuvvetleri Bigaya girerken bir adamcağızın ölümüle neticelenen bir hâdise olmuş.. Herkes bunu hem anlatıyor ve hemde acıyarak gülüyorlar. Hâdise şudur :

            Gönen üzerinden Ethem kuvvetleri Dimetokaya doğru yürüyorken, çetelerin korkusundan muvakkaten Dimetokaya kaçmakta olan Çerkes köylülerinden ismi Aznavur olan 70 yaşlarında Osmaniye köyünden bir adamcağıza öküz arabası üstünde tast gelen bir çete grubu :

            -Nereye gidiyorsun ve adın ne ? diye soruyor.

            Gayet sâf bir tavırla ve yarım Türkçe ile :

            -Ben Aznavur, Dimetokaya gidiyoruz! diyor.

            -Ne! Aznavur mu ?

            -Evet vallahi ben Aznavur, Yalanmı söyleyeceğim! der demez hemen elindeki dolu olan tüfeğini bu ihtiyar ve suçsuz olan adamcağıza boşaltıyor, arabadaki kadınlar Türkçe bilmiyor ki işi aydınlatsınlar. Zaten bu ihtiyar da Türkçeyi bilmiyordu. Çoluk çocuk ah ve enin ile çırpınırken bunlar :

            “Aznavuru vurduk!” diye Bigaya doğru atlarını çatlatacak derecede dört nala koşturuyorlar ve Ethem beye müjde götürüyorlar.

            Ethem bey yanlışlıkla bir cinayet işlediklerini anlatmakta geçikmiyor, çünkü Aznavur Karabigaya gelmiş olan İngiliz zırhlısile Marmaradan İstanbula doğru gidiyordu.

            Bir gün evvel millî kuvvetlerin Gönenden harekete geçtiklerini ve kuvvetlerini öğrenmiş Kürd Mehmet çavuşu da vekil bırakarak :

            -Padişahtan yeni yeni kuvvetler getirmiye gidiyorum! Diye Biga halkına da koynundaki taşıdığı kur’anı göstererek sözde kandırmıştı.

            Aznavur diye kanı akıtılan 70 lik ihtiyar Türkçe bilmemesine ve maksadını anlamadığına kurban gitmişti.

            Ethem bey grubu oldukça, kuvvetli kendi çetesi ile parti pehlivan isminde Rumelili cesur bir adamına 400 kişilik çetesi ve bir de tam teşekküllü topçu birlikleri de dahil birde piyade alayı var..

            Ethem kardeşlerinden kurmay binbaşı Tevfik diğeri Reşit beylerde yanında, meşhur celladı İbrahim de aç kurt gibi dolaşıyor asacak insan arıyor. İcraat mükemmel

            Lâpseki kaza mıntıkasında Aznavur tohumundan gelmiş insanlar türedi; Bergos nahiyesi müdürü çok çalışkan, vatanperver bir zat olan Reşadattin beyi öldürdüler. Ölüsünü sürüklediler.

            Harbi umuminin ikinci senesinden beri milletin kanını emen, ve ırz namus bırakmıyan gaddar iki eşkiya  çetesi daha vardı. Arnavut İzzet ve Laz Mehmet çeteleri Lâpseki halkına rahat ve huzur vermiyorlardı.

            Bigadaki Arnavut Rahman ve arkadaşlarını kılavuz olarak binbaşı Tevfik bey bu kazaya doğru yollandı. Zaten kulakları kirişte olan eşkiyalar Ethem kuvvetlerinin Tevfik bey kumandasında gelmekte olduklarını haber almışlar, düşünmüşler, kaçmaktansa bunlara teslim olmağı kararlaştırmışlar ve çardak yolunda karşılamışlar.

            Bu tarzı hareket Tevfikin hoşuna gitmiş onlara iyi muamale yapmış ve taktir etmiş.

            -Ben de sizden bunu beklerdim, diye kendilerini taktirkâr iltilaflarda bulunmuş.

            Bütün bu kafile o gece Çardakta kalmak üzere yerleşmişler ve uykuya yatmışlar.        

                       ARNAVUT VE LAZ ÇETELERİ İPTE         

            Tevfik beyden yumuşak, iyi muamele gören eşkiyalar gece yarısı kalkmışlar Çardak nahiyesinde paralı insanlar kimlerse kapılarını zorla açtırıp kırmışlar ve sabaha kadar haraç toplamıştır, gördükleri güzel kadınların ve kızların namuslarına tecavüz etmişler, küpe almak için kulaklar kesmişler bunlara Arnavut Rahman çetesinden de iltihak edenler olmuş..

            Sabahleyin nahiyeden bir heyet Tevfik beyin karşısına çıkmış :

            -Biz sizi halâskâr biliyorduk, Üç senedir milletin kanını emen Arnavut İzzet ve arkadaşları Rahman çetesinin de iştirakile bu gece de bizi kasaba içinde soyup soğana çevirdiler, bunu sizmi yaptırdınız? diye ağlayarak derd yanmıya başladılar.

            Tevfik bey derhal bu çete efradını toplattırıyor :

            -Kaçan olursa öldürün emrini veriyor.

            Bir ara toplanan çetelerden akşamki vukuatları işleyen onbeş kişiyi arıyor ve hemen oracıkta ipler çekiliyor onbeş kişi çınar ağaçlarına halkın :

            -Yaşasın adalet ! Yaşasın Kuvvayi Milliye sadaları arasında sallandırılıyor.

            Arnavut Rahman potu zor kurtarıyor, onun iyi adam olduğuna Çardaklılar şahadet ediyorlar. İzzet ve diğer Lâzlar bu arada kâmilen temizlenmek suretile yıllardan beri işedikleri cinayetlerin cezasını bu suretle ve geç te olsa görmüş oluyorlar.

            Bu icraat memleketin her tarafında bir bomba gibi patladı, Çok yerinde bir iş yapmıştı. Şimdi herkes millî kuvvetler için can veriyordu.

            Bigaya mutasarrıf olarak jandarma miralayı Avni bey geldi. (Eski Cebelibereket mebusu) Çanakkale jandarma tabur komutanı binbaşı Ali Rıza bey de bazı subaylar ve değerli ve rutbesiz eratla firar ederek tekrar Bigaya geldi. Ve vilayet jandarma komutanlığını deruhte etti. Hükûmet kadrosu günden güne tekamül etmektedir. Bütün devlet ve millet işleri yolunda gidiyor.

            Ali Rıza bey Çanakkaleden ayrılırken orada en son eratı toplamak üzere çok cesur bir başçavuş bırakmıştı. Bu arkadaş Biganın Kemer köyünden İshak Ağanın oğlu Kemal idi. Bunun da artık oradan çekilmesi son postayı dahi beraberinde getirmesi lâzımdı. Çanakkalede hükûmetin beş taş tohumluk ve cins aygır atları vardı, bu hayvanlar da jandarma süvari tavlasında idi. Bunların da beraberce kaçırılması düşünülmüş ve Kemal çavuşa bu yolda haber gönderilmiş bunun üzerine bu arkadaş kendilerine güvendiği arkadaşları seçerek bu işi ne yolda yapabileceklerini düşünerek kararlaştırmıştır.

            Bir gece herkes uykuda iken hayvanların seyislerinden birisini de ittifaklarına dahil ederek hayvanları eğerliyorlar. Orada mevcut ve ittifaklarına dahil olmıyanları da bağlayıp bir odaya kapıyorlar, kapıdaki nöbetçi de kendilerine dahil hayvanlara ahır içinde biniyorlar, ve hastane bayırına doğru yollanıyorlar. O sırada İngilizler Kuvvayi Milliyeden şüphelenerek bütün etrafı devriye ve makineli tüfeklerle mahsur vaziyette iken yol kenarında  ve şehrin çıkış mahallinde İngiliz devriyesi sesleniyor, ve bunlar çoktan beri dışarı çıkmamış yatkın ve keyifli olan bu atları birden dört nala kaldırınca nöbetçiler korkularından ve bu nal şakırtıları kendileini takip ediyor zannile kaçıyorlar, onlar da dışarı çıkmış bulunuyor ve böylelikle bu çok cesur arkadaş kaledeki jandarmaları da, damızlık hayvanları da getirmiş oldu.

            ANZAVURUN İZMİT MUTASARRIFLIĞI  

            Bundan gerek Çanakkale ve gerek İngilizler bir hayli sinirlendiler. Millî kuvvetler Bigaya yerleştikten sonra Aznavurun buralarda bir rolü kalmamıştı. Balıkesir vilâyet sandalyasına oturmağa muvaffak olamıyan bu miriman Ahmet paşa bu defa İstanbul hükûmetince İzmit mutasarrıflığına tayin edilmiş İzmite gidedn Aznavur ayağında çizme, bu çizmede sokulu bir kırbaç, belinde fişeklik ve barebellüm tabanca, elinde mavzer siyah sakalına uygun başında birde siyah kalpak olan bu mutasarrıf bir hafta kadar vilâyette kendini gösterdikten sonra 1336 Nisan ayı ortalarında Bolu, Adapazarı, Düzce, Hendek mıntıkalarına yeni ödevlerle gönderilmiş ve ona hilâfet ordusu diye bir isim verilmişti.

            Aznavur orada da kısmen çerkesleri tahrik etmeğe muvaffak olmuşsa da ordu birliklerinin amansız mücadeleleriyle âsiler tenkil edilmiş o da isyan mıntıkasından yakasını kurtarmış sanki Yunanlıların işini kolaylaştırmağa matuf olan bu teşebbüste hâkim kalmıştı.

            Bundan sonra Piyami sabah gazetesi 9 Nisan 1336 tarihli nushasında şöyle yazmıştı:

            -Son dakika salâhiyettar bir menbadan vukubulan istihbarata göre teşkilâtı milliye ile mucadelei kahramanesile temeyüz etmiş olan Ahmet Aznavur bey miri miranlık rütbesi tevcih olunmuş ve ehemmiyeti mevkiiyesine binsen karesi mutasarrıflığına tayin edilmiştir.

            Bu tayini vakiin pek musip olduğunu söylemeye hacet yoktu.

            14 Nisan 1336 da da Aznavur Bandırma şehzade Cemalettin ile milâki olmuş biricik silâhı olan kuran (ve imanını) orada da ortaya atmıştır. O zamanın Bandırma müftüsü de onu desteklemişti. (14 Nisan piyami sabahta aynen yazılıdır)

            Halkı kuvvayi milliyeden nefret ettirmek ve korkutmak için Piyami sabah 26 Nisan 1336 tarihli nushasında Bandırmada Millî kumandanların 36 kişi asdıkları yazılıyordu. Halbuki bu haber asılsızdı.

            Hülâsa : Aznavur 15 Nisan 1336 dan Haziran sonlarına kadar İstanbul hükûmeti ve Yunanlılar n3am ve hesabına bütün faaliyetini Adapazar, Düzce Bolu havalisine hasretmişti.

            Çok şayanı teessüfdür ki : 14 Nisan 1336 tarihli gazetesinde Ali Kemal :

            İstanbul Rumlarından 500 kişilik bu gönüllü kafilesinin İzmire sevkini takdirkâr bir lisanla yazmıştır.

                        SARI EFE GELİYOR !..

            Bu sıralarda Sarı Efe Edip bey 150 kişilik çetesiyle Bigaya geldi. Sanki, hepsi de tornadan çekilmiş gibi bir birine benziyor,kendiside dahil olduğu halde Aydın zeybekleri kıyafetindeler, zaten de hepsi İzmir, Balıkesir, Manisa, Nazilli, Aydın gibi erler diyarından arsan gibi çocuklar Sarı efenin buradaki ilk icraatı; Kara Hasanların arkadaşlarından gerek eşkiyalık zamanında ve gerek Aznavurun yaptığı isyan harekâtına iştirak ederek haklı haksız demiyerek birinci derecede memlekette fenalık yapanlardan beş altı kişiyi kaza hapishanesinden çıkarak kasabanın batısındaki bağlıklara götürerek gündüz ap aşikâr öldürerek ölülerini bağlara atmak oldu. Bu da ilerisi için bir ibreti müessire ve korku tevlid etti.

            Asayiş çok mükemmel, herkes iş ve güçile meşgul. Bazı doğumlar silâh altına alınarak şimal cephesi emrine gönderiliyor, dört ay kadar hükûmet bu suretle hüküm sürdükten sonra Yunan ordusu İzmir ve Akhisar cephelerini sıkıştırmıya başladı.

            Bu sırada Aznavur Adapazarı ve Düzce mıntıkasındaki Çerkesleri tahrik ve teşvik etmekle meşgul oradaki milli kuvvetlerle harp halindedir.

            Bigada asayiş sükûn bulduktan sonra Ethem kuvvetleri memleketi kendi haline terk ederek Yozgat isyanını bastırmak için gitmişti. Hükûmet kendi kendisile normal olarak icrayı ahkâm ediyordu.

            Şimdi, Ferid paşa suikasd için İstanbula giden Dramalı Ali Riza Beyin vaziyetini tetkik edelim.

            Bu zat İstanbulda bir müddet kalıyor. Ferid Paşayı adım adım takip ediyor; artık tasavvurunu tam kuvveden fiile çıkaracağı günlerde, Yenice nahiyesi muhrarı olup bir iş zımnında İstanbula gitmiş olan Ali Bey adındaki şahıs, Ali Riza Beyi görünce tanıyor ve doğruca Aznavurun Şahin Paşa otelindeki arkadaşlarından Şah İsmail ve rüfekasına haber veriyor, zavallı delikanlıyı 13 Haziran 1336 da yakalattırıyor. Ve herkesin de malûmu olduğu üzere Ali Riza Bey Galata köprüsünde İstanbul hükûmeti tarafından idam ediliyordu. Bu hâdiseyi Piyami Sabah gazetesi 14 Haziran tarihli nüshasında, Ali Rizanın yakalandığını mühim bir çok vesaitle elde edildiğini Polis müdürü ile yapılan mülâkatta, Kuvvayi Milliyeye ait daha çok emsali haberlerin alınması mümkün olduğunu yazmıştı.

            Bu arslan yürekli gencin kahpece tuzağa düşürülerek öldürülmesi Bigada kendisini tanıyan herkes üzerinde derin bir teessür uyandırmıştı, (Bilâhare bu muhbirin bu suçından dolayı Bigada idamını göreceğiz.)

            30 Temmuz 1336 günü mutasarrıftı. Avni bey Balıkesirden bir şitre almıştı. Bu anda Yunanlıların Lâpsekiye asker çıkarmakta olduklarından burasının müdafaası emrediliyordu…

            Bu vazifeyi mutasarrıf, bizim jandarma tabur komutanı binbaşı Ali Riza Beye tevdi ederek bu cephenin komutanlığını ona vermişti. Zavallı Ali Riza Bey arkasına on beş kadar genç ve ihtiyar süvari alarak yollanmıştı.

            Lâpsekide hangi cephe vardı ? Hangi kuvvetlerle müdafaa edecekti ? Evet mevhum bir cephe ve onun kuvvetleri vardı…  Ali Riza Bey derin karanlıklara doğru ve hayal kırıklığı ile dalıp gitmişti. Serde askerlik vardı. Bu zavallı adamcağızın gittiği gece soğuk bir haber gelmişti, Mutasarrıf ikinci bir şifre alarak Akhisar cephesinin bozulduğunu ve Balıkesirdeki bütün kıtaatın Bursaya çekilmekte olduğunu ve Yunanlıların Bursa yolunu kesmeden Bigadaki milli kuvvetlerin dahi hemen harekete geçmesini bildiriyordu.

            Bu haber gayet mahrem tutuluyor ve sabahleyin harekete geçmek üzere telâşsızca bir hazırlık yapıyorduk; çünkü, Biga Ethem Bey kuvvetlerinin yarattığı oterite ile duruyor. Böyle Yunanlıların gelmekte olduğunu ve bizim kaçmakta bulunduğumuzu Pomaklar ve Çerkesker bir defa işitirlerse yolda bizi parça parça edecekleri biliniyordu.

            Sabahleyin erkenden mutasarrıf, burada kalacak memurları çağırdı. Mal müdürünü kaymakam nasbetti. Ziraat Bankasındaki, maliyedeki paraları bir heyet müvecehesinde aldı. Bigada kalacakların Temmuz maaşlarını bıraktı. Bizimle geleceklerin ve jandarmaların Temmuz maaşlarını da bizim kafileye kumanda edecek o zaman üsteğmen şimdi (jandarma albayı) Riza Beye verdi. Bu suretle Bigadan vedalaşarak ayrıldık. Halife otuz kadar jandarma ve on kadar polis ve bazı sivil memurlardan ibaretti.

            Hapishanede muhtelif suçlardan 150 kadar mahkum ve mevkuf vardı, burası aynu zamanda vilâyet hapishanesi idi.

                           HAZİN BİR ÇEKİLİŞ       

            Şimdi biz de bu vaziyette meçhul, tehlikeli ve ucu bucağı gözükmeyen karanlık ve uçurumlu bir yola doğru yollanmıştık.

            Balıkesir mıntıkasındaki kıtaat ve milli kuvvetler bizden bir gün evvel çekilmişti. Onlar düşmana tesadef etmese de mükemmelen kendilerini müdafaa edebilecek kudrette bulunuyorlardı. Aksi taktirde bizden çok evvel Lobat köprüsünü geçebileceklerdi. Ya biz ?

            Ekserisi yaya olan jandarma ve polisten mürekkep hepsi elli kişi idik.. mutasarrıf Avni bey, Çanakkaleden kaçırılan tohumluk aygırlardan ikisini bir faytona alıştırmış arkasında ayrıca 25 kadar Arnavud atlısı ile uçuyordu.

            Verilen emirde geceyi Tahirovanın öbür tarafındaki Çirkinçavuş köyünde geçirecektik. Çoluk çocuklarımızı Bigada bırakmıştık. Bir yandan da onları düşünüyor ve fakat kendi canımızla memleket kaygusu ön safta geliyordu. Allaha mütevekkil olarak derin bir düşünce içinde durmadan yol alıyor ve zaman zaman çok sevdiğimiz komutanımız Binbaşı Ali Rıza beyin vaziyetini düşünüyorduk. Hiç şüphe yokki bizim kaçtığımızı haber alır almaz hapishaneler boşalacak ve köylerde fırsat kollayan Pomak, Çerkes türk her türlü kötü ruhlu insanlar  memlekette geniş bir ayaklanma yapacaktı zaten bir mikrop yuvası olan 150 mahkûm ve mevkuf bu iş için kâfi idi. İstanbuldan hususi vapurla Aznavur ve hempaları da tekrar geleceklerdi. Ne yazık ki Ali Rıza bey muhakkak ki bir felâkete maruzdu..

            Bir tarafıan bunları mülâhaza ediyor ve aramızda konuşuyor, Diğer taraftan Yunanlılara tesadüf etmeden Bursaya geçebilmek için sabırsızlanıyorduk. Muktedir olasılıkla bütün gece yürüyebilsek buna da imkân yoktu.

            Tam akşam üzeri Çirkinçavuş köyüne vardık ve istirihata geçtik. Yaya yürüyen arkadaşlar bir hayli bitkin idiler.

            Mutasarrıf Arif bey geceden emir verdi. Sabahleyin güneş doğmadan hareket edeceğiz, ona göre hazır olursunuz”dedi. Köyde devriye tertibatı olarak uykuya daldık, geceyi türlü kuruntularla ve yarı uyku ile geçirdik. Sabahleyin güneşin kızıllığı ufuktan fışkırırken uyanmış mutasarrıf beyin hareket emrini bekliyorduk, bir saat gittikten sonra haber yoktu. Emir almak üzere ikâmetgahına gittiğimizde oradaki köylüler mutasarrıf beyin daha gece yarısı ay ışığında Arnavut atlılarile Bandırma istikametinde yollandığını söyledikleri zaman çok müteessir olduk. Müthiş bir hayal kırıklığı ve teessür içinde kaldık.

            Burnunun doğrusuna giden, kendi gafletinden gayri kimsenin aklını beğenmeyen bu adam bizi, biz uykuda iken bırakıp kaçtı.

            Arkamızda Biga tehlikesi önümüzde Gönen eşkiyası vardı. Ayrıca Kapudağındaki Rum Kırman çetesi de tehlikeli idi.

            Yanımızdaki jandarmalarla ve polislerin mânevi kuvvetleri kırıldı. Sivil olanlar :

            -Bize izin verin; deyip gittiler, ve geri döndüler.

            Jandarmaların hemen hepsinin Bigada ailesi vardı, çoğu yerli idi. Onlarda da bir neşesizlik baş gösterdi. Bu şekilde Bandırmaya doğru yürüyüşe geçtik. Bir saat kadar yürüdükten sonra rütbeli rütbesiz bütün jandarmaların birer, ikişer, her birisi birer bahane ile geri kalmış, daha doğrusu dönmüşlerdi.

            Onlardan tek bir kişi kaldı, bu da Boşnaklardan Osmandı. Bu Osman halen Bigada fırıncılık yapmaktadır. Çok kahraman yürekli ve mert sözlü bir insandır. Bu arkadaş bizden Bursaya kadar ayrılmadı. Onun kadirşinazlığı ve vatanseverliğini her zman taktir ederim ve taktir edilmektedir.

            Ayni gün Edincik nahiyesine vardığımızda, Gönen jandarma komutanı yüzbaşı Yusuf Beyi de orada bulduk. Bize katıldı, biraz daha ilerde Gönenden hareket etmiş bir piyade taburuna tesadüf ettik. Pala bıyıklı bir binbaşı, iki yüzbaşı, birkaç teğmen taburları yürüyüş kolunda Bandırma istikametine götürüyorlardı.

            Binbaşı ile vaziyet hakkında görüştük. Bu zavallının da bizden fazla bir şey bildiği yoktu. kendisile Bandırmanın üstündeki düzlükte bekleyeceğimizi ve duruma göre hareket edeceğimizi sözleştik.

            O zaman Bandırmanın doğusunda ve Karacabey yolu üstünde kışlalar vardı. Bu kışlaları bomboş bulup mola verdik, ve taburu bekledik.

            Müthiş bir heyecan içinde idik. Acaba Bandırmadan bir haber alabilir miyiz? Ora telgrafhanesinden Balıkesir Susurluğa doğru sorulursa sıhhatli bir bilgi ile hareket etmiş olacaktık. Dört arkadaş kalktık, atımıza binerek Bandırmaya yollandık.

            Bandırmaya girer girmez daha ilk adımda köşe başlarını tutmuş sivil nöbetçilerle karşılaştık…

            Bunlar Rum ve Ermenilerden mürekkep sivillerdi, kasabaya girmemizi men ediyorlardı.

            Onlara dedik ki :

            -Yukarı kışlada bir alay var, alay komutanı bizi telgrafhaneye gönderdi; girip çıkacağımızı, şayet silâh atarsak alayın Bandırmaya inmesine sebep olacaksınız !

            Rumca ve Ermenice konuşmıya başladılar ve nihayet

            -Kusura bakmayın, Hıristiyan halk heyecan içinde, biz sizi telgrafhaneye kadar götürelim ! diyerek önümüze düştüler.

            Şehre girerken bazı çiçek saksılarının hükûmete doğru götürüldüğü gözümüzden kaçmamıştı. Bu adamlar Yunanlılara hazırlık yapıyorlardı. Onları çiçeklerle karşılayacaklardı.

            Biz telgrafhaneye gittiğimizde iki genç memur bulduk ve kendilerinden rica ettik, Susurluk, Karacabey istikametine arama yaparak bize haber almalarını istedik.

            Onbeş dakika kadar aradılar, nihayet bir tıkırtı oldu. Susurluk bulundu. Memur arkadaş Yunanıların köyleri yakarak Susurluğa doğru gelmekte olduklarını ve kendilerinin de şimdi telgrafhaneyi terk edeceğini, oralarda daha milli kuvvetler varsa, süratle Karacabey üzerinden çekilmelerini tavsiye etti.

            Atlarımıza atlıyarak süratle kışlalara geldiğimizde taburu da gelmiş istirahate çekilmiş bulduk.

            Vaziyeti arkadaşlara ve tabur komutanına anlatırken Susurluk yolundan koşa koşa tek ve çift atlı arabaların gelmekte olduklarını gördük. Çok mütereddit ve heyecanlı idik. Yarım saat sonra arabalar geldi; onlarla dört nala koşan Bigalı tanıdık bir sivile :

            -Ne var, ne yok; Bize doğru bir haber verin? Dedik.

            -Yunanlılar Susurluğu yakıyorlar, Karacabeye doğru ilerliyorlar, siz onların tuzağına düşeceksiniz, ona göre hareket edin ! dediler ve yollandılar.

            Bir birini tutmayan iki haber ? Telgrafhane haberi daha sağlamdı, arabacılarda mübalâğa var. Bu saate Yunanlıların Susurlukta olmaları daha doğrudur.

            Tabur komutanı ikaz etti : Ya süvari kuvvetleri de Karacabeye doğru daha evvel harekete geçtiyse ?

            Bu da düşünülmeğe değer bir noktaydı. Şu karar alındı: Tabur komutanının dediği gibi süvari kuvvetleri harekât halinde ise belki bir saat sonra bizimle temas etmeleri muhtemeldir. Süvari olanlar ileriye doğru keşif yaparak uzak emniyeti temin edecek komutan da taburile bizi takib edecek rastladığımız yerde bir yarma yapıp geçebilirsek geçecek, geçemezsek, Mudanyaya doğru olan karşıkı Türk köylerinden yavaş yavaş Bursayı tutacaktık.

            Karacabey istikametinde yollandık.

            Göya biz taburun öncüsü idik. Onu koruyacaktık, tabur bizi takip edecekti. Fakat biz ilerledikçe arkamıza bakıyor, taburu göremiyorduk. Mutasarrıf beyin bizi ektiği gibi biz de taburu ekmiştik çünki, piyade idi. Bu uzun ve tehlikeli yolu ancak cebir yürüyüşle iki günde tutabilecekti, halbuki, durum buna müsait değildi, zaten bir taburla bu şımarık düşmanla karşılaşsak ta bir netice alamıyacağız.

            -Allah taburun muini olsun, bize de acık yollar ihsan etsin diyerek, yola devam ettik. Gece zifiri karanlıktı.

            Orasını bilen arkadaşlar, önümüzde, kasabaya girerken bir köprü olduğunu söylediler. Kasabada hiç ışık yok, ses seda yoktu. Neden sonra bir tek yaslı ışık göründü. Belli ki kasaba matem içinde.

            Köprünün keşif işi bana düştü. Yanımda bir arkadaşla hayvanımı geride bırakarak ilerledim. Köprüyü buldum, evvelâ biraz dinledim, yavaş yavaş yine ilerledim. Nihayet köprünün öbür başını buldum. Kimseler yoktu. Arkadaşlarımı geriye gönderdim, diğerleri de geldiler ve yavaş yavaş yine ilerledik.

            Görünen yaslı ışık bir han ışığı imiş. Kapıya bir fener asmışlar, bu fenerin karanlık bir türbede ölünün başında gözyaşı dökerek yanan ve matem tutan bir mumdan farkı yoktu.

            Bütün kasaba karanlıklara gömülmüş derin bir uykuda gibi sessiz duruyor; fakat zalim bir düşmanın gelmekte olduğunu bilen bu zavallıları uyku mu tutar ?

            Uyku, mutlak rahat kalplere ve normal sıhhatteki insanlara mahsustur. Sıkıntılı bir düşüncesi olan kimse dahi saatlerce uyku uyuyamaz, ya bunların bugünkü içinde bulundukları durum böyle mi ? . Hepsi de umumî bir ruh hastalığına uğramışlar. Belki yarın belki de bu gece gelecek bir düşman canlarına kıyacak, ve namuslarına tecavüz edecek, türlü işkencelere maruz kalacaklar ! zaten mal ve para bu anda akla bile gelmez, kadın.ve çocukların heyecanları erkekleri daha müşkül vaziyete sokacak.. Kasabanın gördüğümüz hazin manzarası bunu ifade ediyor. Bizi de teessüre sevkediyordu.

            Bu yaslı fenerin altından geçip hana girdik. 70 lik hancı tek başına oturuyordu. Selâm verdik ve hayvanları askerlere bağlattırdık, doğruca ihtiyarın yanına vardık, ilk işimiz, düşmana dair bir malûmat almak oldu. İhtiyar bize şunları söyledi :

            Susurlık tarafından asker ve halk akın akın Bursaya taşındılar.halen yollar dolu. Tabi bu kaçanlar asker, çete, parası olan memur ve sivillerdir. Yerli, yurtlu olupta parası olmayan fakir kimseler nereye gidebilir? Evini barkını, yiyecek ve içeceklerini terkedip te yollarda ve illerde sürüklenmektense herkes kaderine razı olup korku ve merak içinde bekliyoruz. Nereye kaçsak oraya gelecek değil mi ?

            Düşman Susurluk köylerini yakıyormuş. Susurluk taşınıyor diyorlar. Kâzım paşa fıkrası gerilerde süvari kuvvetleri bırakmış bu sebepten buralara kadar gelemediler. Biz yerli Rum ve Ermenilerle sözleştik, biz onları milliyetçilere kestirmeyeceğiz, onlar da bizi Yunanlılara kestirmeyecek. Şimdi müşterek devriye geziyorlar, bunlar gâvurdur., sözlerine de inanılmaz amma ne yapalım. Kaderimiz ne ise onu görürüz?

            Şimdi oğul. Siz biraz hayvanlarınızı dinlendirin, sonra hiç durmadan şu Lobat köprüsünden karşıya atlayın bizi de duadan unutmayın, hak muinimiz olsun ! dedi.

            Teessür ve heyecanından ak sakalı titriyerek gözlerinden nohut tanesi gibi yaşlar dökmeye başladı.

            -Bugünleri görmektense ölmek daha hayırlıdır, amma elde değil diye! Hıçkırıkları arasında mırıldandı.

            Bu ihtiyarın hali ile Karacabeyin düşünceli manzarası bizi de ağlatmıştı.

            İhtiyarın tavsiyelerini dinledik : biraz ekmek, peynir yedik, hayvanlara yem atarak basit bir tımardan sonra yorgun, bitkin ve düşünceli bir halde yollandık. Daha kasaba içinde bir karma devriye :

            -Kim o?

            Diye seslendi. Kasabadan çıkıncaya kadar birkaç defa daha ayni sesle karşılanmıştık.

            Saat 24 den sonra idi. Ay ışığı altında… Bursa yolundayız. Biraz ilerleyipte Balıkesir- Bursa yoluna vardığımızda yol boyu şehirli ve köylü ile dalmaya başladı. Kimisinin atlı arabasına birkaç çocuğunu  koymuş yalnız birkaç yatak ve yorgan atmış, kimisi öküz arabasını koşmuş; çocuklarını bindirmiş arkasına bir tek ineğini bağlamış göçüyor. Hazin bir manzara ! Bu tükenmez kafileye yol buyunca gece arkadaş olduk.

            Köprüye yaklaştığımız zaman güneş doğuyordu. Ötelere baktık, bir karartı gördük; bunların düşman süvarileri olduğunu anladık, bulunduğumuz yerden aşağı yukarı bir saat mesafede idiler.

            Hemen atları mahmuzlayıp köprüyü geçtik.

            Köprünün öbür başında Kâzım paşanın tümeni istirahat halinde idi.

            Bizi durdurdular. Gelip geçenler arasında asker ve subay olanları soruşturuyorlar ve onları yanlarında alakoyuyorlardı.

            Bizin aramızda asker ve subay yoktu, hepimiz jandarma olduğumuzdan hiç birimizi alıkoymadılar, yolumuza devam ettik. Bir köyde geceledikten sonra ertesi günü Bursaya ulaştık.

                                 “MÜTHİŞ BİR PANİK”     

            Üç gün Bursada kaldık.

            Dördüncü gün, gece yarısı derin bir uykumuzdan bizi otelci uyandırdı.

            -Efendiler, başınızın çaresine bakın. Yunan geliyormuş, şehir boşalıyor ! dedi.

            Hemen yataklarımızdan fırlayıp pencerelere koştuk, bir de ne görelim sokak mahşer gibi, insandan, hayvandan geçilmiyor, halk yollara düşmüş bir sel halinde akıyordu.

            Giyinip aşağıya indik, hayvanlarımızı hazırladık, Yenişehir yoluna doğru ilerlemeye başladık.

            Daha uzaktan Bursa-Yenişehir yolunun tıkanmış olduğunu gördük. Araba, hayvan, insan birbirine karışmış dalgalanıyordu.

            Bir kısım halk arabalara yüklediği Zaireleri atıyor, boş araba ile daha çabuk kaçabileceğini anlıyordu. Kaygu artık her şeyden önce can kaygusuydu…

            Korkunç bir panikti!.

            Herkes yollara düştükten sonra birbirine soruyordu :

            -Ne var, ne oluyor?

            -Neden kaçıyoruz?

            -Nereye gidiyoruz ?

            Nereye ve nasıl gidileceğini bilen yoktu, bilinen şey şu idi.

            -Yunan geliyormuş !

            İşin asıl yürekler acısı tarafı polis te kaçıyordu, jandarma da… Herkesi sebepsiz bir korku sarmış, garip bir vehime kapılmıştı…

            Bereket Yunanlıların Bursaya girebilmeleri için, öncü kuvvetleri mağlûp etmeleri lâzımdı. Şehrin ilerisinde, Karacabey yolu üzerinde, Bursadan takviye gönderilmiş olan de balıkesirden çekilen Kâzım paşa tümeni vardı..

            Mudanya istikametinde askerî kıtalar gözcü vaziyetinde bekliyor, şehri emniyet altında bulunduruyordu.

            Şehirde lüzumsuz bir panik yaratılmıştı. Ve biraz salim ve sakin düşünenler bunu kötü propaganda  neticesi olduğunu kavramakta gecikmediler.

            Biz aramızda bunu düşünüyor ve konuşurken şehir tarafından kalabalığı :

            -Açılın!. Yol verin !. Kırarım !. Vururum !.

            Diye haykırarak yabancı bir ses duyuldu.

            Bu ses bize yabancı gelmedi, bu sesi tanıyorduk ve tanıdık, bu ses, Bigada yirmi gün kadar mutasarrıf vekaletinde bulunan Yarbay Emin Beyin sesiydi.

            Az sonra Emin bey de göründü. Emrinde bir bölük te asker vardı.

            Arkadaşlarımızdan üsteğmen eski İstanbul jandarma alay komutanı Rıza Tümer, Emin beyi tanıyordu.

            -Beyefendi ne var, ne oluyor ? diye sordu.

            Aldığı vazifenin ehemmiyeti, heyecanından belli idi. Bu binlerce insan dar bir şerid üzerinde ileriden geriye ve geriden ileriye doğru dalgalanırken, o, bu kesif halk ve hayvan yığını arasından kendisine bir yol açmıya çalışıyordu. Bu sırada Rıza beyin sesini nereden tanıyacaktı? Ona beklediği cevabı, nasıl vereceklerdi ?

            Yarbay Emin beyin verdiği bu cevabı hem muhatabı ve hem de biz gayet tabiî bulmuştuk, bir saat sonra ileride üç, dört el silâh sesi işitildi; Emin bey yürüyüş kolunu bir noktada kesmiş ve birkaç kişiyi yaraladıktan sonra panik durdurulmuştu.

            İşte bundan sonra halk geriye hücum ertti. Nerede ise atlı polisler de meydana çıkarak halkı dağıtmaya başladılar. Fakat hiçbir kimse evine ve yerine gitmiyor, buradan dağılan öte yanda toplanıyordu, biz bunun manasız bir panik olduğunu evvelce anlamıştık.

            Geriye dönüp otele geldik. İçimizden Gönen jandarma komutanı olan arkadaş :

            -Bizi diri diri kestireceksiniz ? Herkes kaçıyor, siz otele kapandınız ! diye bir türlü korkudan kendini alamıyordu.

            Sabahleyin anladık ki, hâdise şu imiş :

            Ayni gece Mudanya muhabere memurları makine başında uyumuşlar, Bursa bir cevap alamayınca Mudanyanın işgal edildiği zehabile :

            -Yunanlılar geliyor ! haberini yaymış.

            Bu haber şumullenmiş, büyümüş dal budak salarak kolera mikrobu gibi sirayet ede ede bu paniği yaratmış âdeta bir barut fıçısına yapışan kıvılcım gibi, koca bir memleketi hercümerc içinde bırakmıştı. Bursada esasen maneviyat bozuk olduğundan halk kamçıya başlamıştı.

           Ertesi günü tahkikat başladı, vazife başında uyuyan iki telgraf memuru Bursada dam edildi.

            Şimdi bu bahsi burada bırakarak Lâpseki cephesine gönderilen binbaşı Ali Rıza beyin durumuna gelelim:

            Zavallı adamcağız Lâpsekiye varıyor. Ne düşman var, ne de cephe ! onun eline mutasarrıf beyin :

            “Bigadaki kuvvetlerle Bursaya çekiliyorum. Siz de mümkün olan sürat ile bizi takip ediniz” şeklindeki tel emrini alınca afallıyor ve derin bir uçuruma yuvarlandığını hissetmekte gecikmiyor. Çok müteessir oluyor. Nasıl teessür duymasın ki, Biga bu dakikada yine hükûmetsiz ve anarşi içinde.. Kurudere yolile Lâpsekiden geçse önünde Boşnak eşkşyaları ve Kürt Mehmet Çavuşlarla sinsi sinsi köylerde saklanan eski Aznavurcular var. Kimbilir kaç pusuya düşeceklerdir. Çan yolile gelseler önlerinde Asmalı Pomaklarla ve keza köylerde saklananlar var..

            Maiyetindeki jandarmalar zaten yerlidir, acaba her hangi bir müsademede kendisini yalnız bırakmıyacaklar mı ?

            Çanakkaleye gider gitmez, çünki, oradan bütün kadrosile kaçmıştı, her yürüyeceği yol tehlikelerle dolu. Mukadderatına tâbi olarak derin bir düşünce ile Çan üzerinden Bigaya doğru şaşkın bir halde yürüyüşe geçti..

            Bunlardan biri Raşit bey, ikincisi Çanlı Osman efendidir.

            Raşid bey, Biganın Doğancı köyünde oturur. Uzun müddet belediye ve parti reisliğinde bulunmuş aslen Dağistanlıdır. Muhitinde hatırı sayılır bir adam olduğu için emrinde 100 – 150 kadar kendi hemşehrilerinden müteşekkil bir silâhlı kuvvete maliktir, istediği anda bu kuvveti toplıyabilmektedir.

            Bu zat kuvvayi Milliye tarafından olmakla beraber, bugün Hamdi Bey ve arkadaşlarının uğradığı büyük hezimet ve felâket karşısında pasif ve bitaraf kalmıştır. Kuvvayi Milliyeye Anzavurun bu taarruz hareketinde fiilen yardım etmesine de imkân yoktu. Çünkü tam manasile bir azınlık içindedir.

            Hamdi Beyin ilk teşkilâtında bazı şahsi yardımları inkâr edilemez. Fakat bugün bu hükûmetsiz durumda buna muktedir değildir, bu kuvvetlerile gerek kendi gerek kendisine bağlı olan köyleri bunların baskınından muhafaza ve müdafaa için tetiktedir. Raşit Bey ilk Biga baskınında Aznavurla birlikte omuzunda filinta ile Bigaya gelmişti. İşte bu gelişi de ya Aznavurun korkusundan ve yahutta onun hatırından çıkmadığından ileri gelmişti.

            Bundan Anzavurun da bir kazncı vardı. O da halka Raşit Beyin de kendi tarafında olduğunu göstermekti.

            Bundan da anlaşılıyordu ki mumaileyh o kara günlerin tehlikelerini ancak günün siyasetile atlatmak haline daha uygun geliyordu.

            Osman efendi gelince : Bu zat, eski derebeylerinden nüfuzlu bir şahsiyet ve medeni cesarete sahipti.

            Orta derecede okur yazar, kazada ve bilhassa kendi mıntıkasında hatırı sayılır, ve her sene meclisi umumiye âzâ gider, vilâyetçe de tanınmış bir adamdır ve zengincedir. Hangi köylü gerek resmi; gerek şahsî bir ihtiyaç veya zor duruma düşse doğru Osman Efendiye gelir o da onlara akıl gösterir, ve arzularını yapmıya çalışır. İş bitirir, olmasından bu nahiyeye bağlı elliden fazla köy iyi ve kötü günlerini Osman Efendinin emrinde toplanırlar, ve her ne arzusuna kayıdsız şartsız itaat ederler. Tam manasile derebeyidir.

            Osman Efendi tecrübeli ve çok akıllı adamdı. Eskiden beri hükûmet âmir ve memurlarile düşüp kalktığı için hükûmet nüfuzu ve şahsiyeti mâneviyesi ve oteritesi nedir biliyor ve icabında halka bu şekilde fikir veriyor ve telkinlerde bulunuyordu.

            Telkinlerin şimdi tam zamanı gelmişti. Ne için öldüğünü ve öleceğini bilmiyen, hangi yola gittiğini göremiyen bir sürü halk körü körüne Aznavurun arkasına takılıp koşarken bu nahiyeye bağlı olan 50 – 60 köyün ileri gelenleri Osman Efendiye baş vurup akıl danışmışlardı.

            Osman Efendi Hamdi Beye hem fikirdi. Sırası geldikçe ona müzaheret etmiş ve milli mücadelenin hedefini tam mânasile kavramış bir insan sıfatile emrindeki köylüyü tenvir etmiş ve Aznavurun kötü emeller peşinde koşmakta olduğu hakkında izahlarda bulunarak onları aydınlatmış, herkesin silâhını hazırlıyarak ve köylerde eli silâh tutan gençlerden kuvvetler teşkil ederek hazır bir vaziyette bulunmaları lâzım geldiğini anlatmıştı.

            Osman efendi bunun arkasından şöyle bir plân da hazırlamıştı…

            Çan nahiye merkezine bir baskın yapılması muhtemel olduğunu ileri sürerek herhangi bir tehlike halinde nahiye merkezinden başlıyarak en yakın köyden en uzak köylere kadar gece veya gündüz üçten fazla atılacak silâh sesini duyan köylü en yakın köye bu şekilde malûmat verecek ve böylece bütün köylerin kolları nahiye merkezinde ve baskın yerinde bulunacaktır.

            Bu porola bütün köylülerin büyüğünden küçüğüne kadar ezberletilmiş ve her köylü bir asker gibi er haline konmuştu.

            Osman efendi kuvvetlerine güveniyordu. 700 – 800 silâhlı çıkartmak hiçten bile değildi. Balıkesirdeki tümen komutanı (o zaman miralay) Kâzı paşa ile de tel ile muhabere ediliyordu. Bu zat Aznavurdan hiç kokmamakla beraber millî kuvvetler gelinceye kadar onun üzeri ne başlı başına atımlıya da lüzum görmüyordu. Mükemmel bir müdafaa tertibatı almıştı.

            İşte Osman Efendinin bu kuvvetli durumunu gören Aznavur düşünüyor taşınıyor ve kendisini Çan nahiyesine çarpmadan doğru Bigaya gidiyor işte ondan sonra hafız beyin kuvvetleri Gönen yolundan geliyor, jandarma taburu (Ali Rıza bey) hafız beye iltihak ediyor ve bu suretle ikinci Aznavur baskını meydana geliyor.

            Şimdi yine Ali Rıza beyi takibedelim.

            Çana kadar hiçbir engel ile karşılaşmadı. Çanı geçer geçmez kendisini beklemekte olan Asmalı Pomaklarının pususuna düştü. Maiyetindeki jandarmalar kaçıyordu. Lâpsekiden beraberce yanında getirdiği bir yüzbaşı üç teğmen ile Pomaklara teslim olmak zorunda kaldı.

            Pomaklar bunlara bir hayli eza ve cefa ederek daha orada çizmelerini ve elbiselerini alıyorlar, ayaklarına eski birer çarık veriyorlar ve doğruca Gâvur İmamının köyüne götürüyorlar.

            İmam bir çok hakaretlerden sonra üç gün bir ahıra hapsediyor, ara sıra ölmiyecek kadar arpa ve mısır ekmeği veriyor. Nihayet üçüncü gece bir Pomak hoca geliyor :

            -Yarın sabah idam edileceksiniz, bu akşam tövbe ve istiğfar edin diye tebligat yapıyor.

            Onlar için idam da nedir ki ? artık Yunanlılarda geliyor, hükûmet yok, Kuvvayi Milliye tarihe karıştı. Bunları mesuliyet ve günahını kim arayacak, kim soracak ?

            Şimdi bu vaziyette ne yapsınlar? Hükûmetin bin bir masrafla okutmuş ve millet ve memlekete yıllarca hizmet etmiş ve bu uğurda saçlarını ağartmış ve yine aynı hisle bu felâketlere sürüklenmiş, dört beş çocuk ve aile babası olan bu emektar binbaşı ile yine hükûmetîn ordu kadrosuna mensup dört genç subay da körü körüne bu vahşi Pomakların kirli, paslı bıçakları altında can vermiye mahkûm durumundadırlar.

            Ve şimdi ne yapacağız ?

            Ağır ağır konuşuyorlar. Kapıdaki nöbetçi pomağı bir bahane ile bağlayıp tüfeği elinden alarak firar etmekten başka çare bulamıyorlar. Son karar bu !

            Acaba buna muvaffak olabilecekler mi ?

            Aynı gece herkes uyuduktan sonra nöbet değişiyor, daha yaşlıca sakallı bir Pomak geliyor, bir müddet oturduktan sonra Ali Rıza bey, Boşnak olduğu için, mükemmel pomakçayı da konuşuyor, bu adama diyor ki :

            -Bizi nasıl olsa yayın idam edeceksiniz, hocanız geldi tebliğ etti, böyle idam mahkumlarının son günlerinde ve saadetlerinde mümkün olan her arzusu yapılır. Dinimiz de bunu emrediyor. Biz sizden ne tatlı ve nede tuzlu veya zevkimizi okşayan bir şey istemiyoruz. Sen bari yaşamış adamsın, şu acı sigaramıza bir ateş olsun ver de bir iki sigara ile azıcık teselli olalım. Çünkü uyku tutmuyor !

            Böyle dil dökerek pomağı kandırıyor ve arkadaşlarını da hazırlıyor.

            Nöbetçi Pomak kapıyı açtı ve kokulu kavla çakmağını yaktı tam bu sırada birisi tüfeğine, birisi gırtlağına sarıldı, üçüncüsü de pomağın kemerini çözüp kıllarını sımsıkı bağladı, nöbetçinin ağzına mendille bir de tıkaç dayadılar ve önlerine katıp yola çıktılar.

            Ay ışığı işlerine yarıyor, etrafı iyice görebiliyorlardı. Pomak kendilerine yol gösterecekti.

            Dağlık araziye saparak Gönene doğru ileremiye başlıyorlar…

            Bu yürüyüş o kadar hızlı ve sürekli olmuştu ki, buna kendileri de şaşıyor ve ayaklarındaki eski çarıklarda hayli zorluk verdiği halde bütün gece yürüyorlar ve şafak sökerken kesif bir ormanda mola veriyorlar.

            Gündüz yolculuk işlerine gelmediğinden, ormanda ortalığın kararmasını bekliyorlar, kolları bağlı, ağzı kıtaçlı Pomak ta beraber :

            Sular kararınca :

            -Haydi !

            Deyip yine yola çıkıyorlar, gece yarısına kadar yürüdükten sonra Sarıköy nahiyesine ulaşıyorlar ve bir bu ormanda bu sefer sabahı bekliyorlar.

            Ali Rıza beyin hedefi esasen Sarıköye gelmişti.

            Subaylardan birinin ailesi de Bandırmada idi. O da şu teklifte bulundu.

            -Doğru Bandırmaya gidelim, oradan birer ikişer İstanbula geçmenin çaresini buluruz.

            Bu teklif kabul edildi.

            Sarıköyün orman kenarında sabahleyin bu beş arkadaş güneş doğarken çan, meleme ve böğürmeler duydular, köyün sığır ve koyun sürüleri kendilerine doğru geliyordu.

            Sürü yaklaştı, beş arkadaşı gören çobanlar durakladı ve mânalı mânalı bakmağa başladılar, içlerine şüphe girmişti, çünkü :

            Bu beş kişinin kıyafeti Pomak kıyafeti idi, başlarında yağlı fesler vardı. Fakat yüzleri Pomak yüzü değildi. Bunlar yabancı ve acayip  bir yüzdü, esrarengizdi, sakalları ve bıyıkları yoktu, beşi de matruştu.

            Ali Rıza bey, gözüne kestirdiği bir çobana seslendi :

            -Oğlum burada jandarmalıktan terhis edilmiş bir Hüseyin çavuş olacak tanıyor musun?

            Çoban

            -Tanıyorum dedi.

            Ali Rıza Bey memnun :

            -Aferin sana. Hemen köye var, Hüseyin Çavuşa haber ulat, buraya gelsin; bir ahbabın istiyor de, sana da para veririm.

            Para lâfını duyan çoban soluğu nahiyede aldı ve az sonra peşinde Hüseyin çavuş olduğu halde döndü.

            Hüseyin çavuş karşısında üstünde eski püskü esvapla yırtık, çarık, yağlı fesle eski tabur komutanını görünce Ali Rıza beyin boynuna, ellerine sarılıyor, öpüyor.

            -Yürü eve gidelim diyor.

            Beş arkadaş, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan ve ölümden de kurtulduktan sonra biraz olsun rahata kavuşuyorlar.

            Hüseyin çavuş hamam yaktırıyor, ve beş arkadaşa konu komşu dolaşıp temizce elbiseler, ayakkabıları çamaşır buluyor.

            Ali Rıza bey ve arkadaşları dinlenip temizlendikten sonra soruyor :

            -Nereye gideceksiniz ?

            -Bandırmaya

            Bu pek kolay değil, her taraf Yunan işgalindedir.

            Hüseyin çavuş ertesi sabah itimad ettiği bir arabacının bir yaylısını kiralıyor, Rıza beye bir miktar para ve birkaç mendil vererek yolcuları arabaya koyuyor.

            Beş arkadaş Bandırmaya ulaşınca şehrin Yunanlılar tarafından işgal edilmiş olduğunu görüyorlar ve arabayı doğru yüzbaşının evine sürüyorlar.

            Arkadaşlar iki gün bu evde misafir kaldıktan sonra iş yine sarpa sarıyor.

            İşgal kuvvetlerine yardakçılık edenlerin tahkikatı sonunda evde subay olduğu ve iki gün evvel gelen beş misafirin de subay olma ihtimali olduğu göz önüne getiriliyor ve Yunan komutanına bu yolda rapor ediliyor.

            O anda beş arkadaş yakalanıp sorguya çekiliyorlar ve hüviyetleri tespit edildikten sonra hapse atılıyorlar.

            Ne kötü bir tecelli !

            Bu aydın subaylar şimdi bir sürü ipten kazıktan boşanmış, hırsız, eşkıya, kumarbaz, esrarkeş türlü insanlarla yan yana, koyun koyuna oturup yatmaya, berbat bir hapishanede çile doldurmaya mahkûmdurlar…

            Bu son ihtimal onlara ölümden beter geliyordu…

            Bir hapishane köşesinde unutulmak, parasız, aç, sefil yaşamak ve her an hakaret görmek, İşte bu tahammül edilir şey değildi.. Ölüme razı idiler…

            Bu talihsiz arkadaşlar Bandırma hapishanesinde; sorguya bile çekilmeden tam on ay galdılar.

            On ay sonra, Çanakkale jandarma dairesine mütareke ahkâmı gereğince mürakıp olarak gönderilen ve bundan evvel ki bahislerde adı geçen Fransız yüzbaşısı Mösyö Ponsey, İstanbul işgal komutanlık dairesine tayin edildi.

            Bu zat bir gün hatırlıyor :

            -Acaba diyor, Bigadaki gürültü ve patırtılardan sonra dostum Ali Rıza bey ne oldu?

            Araştırıyor, soruşturuyor ve nihayet dostunun Bandırma hapishanesinde mahpus olduğunu öğreniyor.

            İlk işi Ali Rıza beyi kurtarmak için teşebbüse girişmektir.

            İşgal komutanından tahliyesi emrini alarak hemen bir torpitoya binip Bandırmaya geliyor ve mevki işgal komutanına tahliye emrini gösteriyor.

            -Bu zatın derhal tahliyesini istiyorum, diyor.

            Mahkûmların kayıt defterini açıyorlar, Ali Rıza adı yok. Mahpusların listesine bakıyorlar, orada da yok…

            Nihayet bütün mahkûmları bir sıraya dizip Mösyö Ponseye gösteriyorlar.

            Mösyö Ponsey Ali Rıza beyi tanımıyor amma, Ali Rıza bey Mösyö ponseyi tanıyıp sıradan çıkıyor :

            -Mösyö Ponsey!. Diye haykırıyor.

            Fakat bu anda çok acıklı bir hadise oluyor. Ali Rıza beyin sıradan çıktığını gören işgal kuvvetlerinden bir er Ali Rıza beyin sıratına bir tokat atıp :

            -Sıraya gir diyor.

            Adile çağrıldığını duyan Fransız da Ali Rıza beyin yanına koşuyor. Ali Rıza bey tanınmaz bir haldedir! Saç sakal birbirine karışmış, on aydır su görmemiş yüzü balmumu gibi sararmış, pejmürde kıyafetli bir adam…hıçkıra hıçkıra ağlıyor.

            Mösyö Ponsey Ali Rıza beyin koluna giriyor :

            -Buyurunuz diyor, serbestsiniz.

            Ali Rıza bey mevkuf dört arkadaşı daha bulunduğunu söylüyor, Ponsey onları da tahliye ettiriyor.

            Artık iş Ali Rıza beyi temizlemekti. Hemen hamama gönderiliyor, yıkanıyor, Mösyö Ponsey, kendinse elbise, çamaşır, ayakkabı alıyor. Karnını doyuruyor, istirahat ettiriyor, sonra soruyor :

            -Nereye gitmek istersiniz Ali Rıza bey ?

            Ali Rıza beyin ailesi Bigada kalmıştır, on aydır hiç haber alamamıştır, gitmek istediği yer Bigadır.

            Mösyö Ponsey :

            -Peki diyor..

            Bindikleri torpido Karabigaya doğru yollanıyor; Karabigadan araba ile Bigaya geliyorlar.

            O sırada Karabiga İngilizlerin Biga Yunanlıların işgalindeydi.

            Mösyö Ponsey Ali Rıza Beyi Yunan komutanına tanıttı ve şöyle dedi.

            -Bu zat burada bir ay kalacaktır, çok düşmanı vardır. Hayatını size emanet ediyorum. Eğer kendisine bir suikasd yapılırsa, bu hadise Fransız ile Yunanistanın arasını arasını açabilir. İstanbul komutanın emri budur.

            Sonra Ali Rıza beye dönüyor, kartvizitini veriyor :

            -Bir ay sonra İstanbula gelir beni bulursunuz !

            Diyerek elini sıkıp gidiyor.

            Rıza bey Bigada kaldığı sürece Anzavurcular :

            -Düşmanımız gözümüzün önünde dolaşıyor da bir şey yapamıyoruz !.

            Diye hayıflanıyorlar, Fakat Ali Rıza beye el sürmeye cesaret edemiyorlardı. Yunan komutanı bu hususta lâzımgelenlere kesin emir vermişti. Ali Rıza beyin kılına dokunanın kellesi giderdi!

            Bir ay sonra İstanbula giden Ali Rıza bey Mösyö Ponseyi buldu.

            -Senden bir dileğim daha var, beni ineboluya gönder! Dedi.

            Mösyö Ponsey eski dostunu emin bir vasıta ile İneboluya gönderdi.

            Ali Rıza bey Millî mücadele sırasında Maraş jandarma komutanı, daha sonra jandarma müfettişi oldu. Millî mücadele kazanıldıktan sonra vefat etti.

            Şimdi tekrar Bigaya dönüp vaziyeti gözden geçirelim:

                      “YUNAN İŞGALİ BAŞLARKEN”

            İşgalin başlamasile beraber Anzavur ilk iş olarak kuvvayi milliyeye taraftar olanlardan intikam almak için teşebbüse geçmişti.

            Bu meydanda evvelâ müftü Hamdi beyi aramıştı.

            Müftü başına gelecek akibeti bildiği için ilk fırsatta İstanbula gitmiş ıssız semtlerde saklanıyordu.

            Onun için İstanbul en tehlikeli yerdi, bütün Aznavurun maiyeti çeteler orada toplanmış para yiyor ayni zamanda Biga, Bandırma, Gönenden kaçarak İstanbulda bulunan milliyetçi vatansever adamları orada bulup tehtid ederek para vuruyor. İstanbul gibi medenî bir memleket onlara bu işler için daha müsait bir dağbaşı idi.

            Zavallı, müftü orada barınamayacağını anladı, çünki onu hem çetesi hem de polisi ve türlü hafiyeler arıyordu.

            Onu sevenler kendisine :

            -Durma nereye gidersen git demişlerdi.

            Müftü, bir dostunun tavsiye pusulasile Rumeli köylerinden birinin yolunu tuttu, korku içinde oraya varmıştı.

            Ne kötü bir tesadüftür ki, bu köye hoca durmak için İstanbul hocalarından birisi çıkagelmiş müftüyü orada bulmuştu. Müftü, ittihadı terakkide çalışırken bu gelen hocada itilâf fıkrasında imiş bir tarihte Bigaya ramazan hocası geldiğinde Müftü bey kendisine zengince bir köye göndermemişte daha küçük bir köye yollamış ona öyle gelmiş.

            İşte bu hoca memnun olmadığı bu işten fıkracılığın tesirile yapıldığını sanarak mügber imiş.

            İşte şimdi müftüye yalnız oldukları bir sırada :

            -Şimdi kıstırdım?.. Seni İstanbulda vızır vızır arıyorlar şimdi ne yapacaksın demiş.

            Zavallı müftü İstanbulda sualsiz cevapsız asılan adamları, Dıramalı Rızanın akibetinde görmüş ve biliyordu. O anda darağaçları çatal çatal gözünün önüne gelmiş..

            Hocaya :

            - Vicdanınıza, namusunuza iltica ediyorum, benim bu köyde müftü olduğumu bilmiyorlar ufak tefek köy hocası sanıyorlar beni ele verme ve söyleme demiş gözleri dolmuş..

            Hoca da iyi kalpli adam imiş. O köyden gitmiş ve hakikaten de söylememiş fakat müftü bir hayli kuşkulanmış.

            O sırada Cafer Tayyar paşanın millî teşkşlât yaptığını haber alan  bay müftü o köyden itimat ettiği ve kuvvayi milliyeye mensup birisile yolunu bulmuş ve kendini paşaya tanıtmış ve korkusuzca o köyde iki buçuk yıl kalmış köylü onun mahiyetini anlamış ve hürmet etmiş istirdatta Bigaya dönmüştü.

            Aznavurun aradığı ikinci şahısda polis Naildir.

            Bu arkadaş: Kâni bey Karahasanları imha ederken ona yardım etmiş bu işi beraber yapmışlardı, onun maksadı:

            Kara Hasanlar tekrar hapishaneden çıkar Anzavura iltihak ederse isyanın tesiri daha büyük ve önemli olacaktı.

            İşte bunu kuvvayi milliyeye bir hizmet olsun diye yapmıştı. Nihayet yakalandı, fakat kasabadaki Rum Ermeni gibi vatandaşlar onu Yunanlılardan ve yerli ileri gelenlerde Anzavurdan kutardılar öldürtmediler, ne yazık ki ;

            İki buçuk yıl Atinada mahpus ve esir hayatı yaşadı, ve ailesi de Bigada sefil durumda kalmıştır.

                                        ÇAN BASKINI

            Balıkesir, Gönen, Bandırma, Biga, Ezine, Bayramiç, Ayvacık gibi civar vilâyet ve kazalar Yunan kuvvetleri tarafından işgal edildiği halde Bigaya bağlı ve 33 km mesafedeki Çan nahiyesi (şimdi kazadır) beş ay geçtiği halde henüz işgal edilmemişti.

            Buna sebepte Çanlı Osman efendinin bütün nahiye köyleriyle anlaşarak kuvvetli bir teşkilât ve bağlanarak karar vermesi idi.

            Bu hal Yunanlılardan ziyade Aznavurun nüfusuna indirilen bir darbe telâkki ediliyordu ki Anzavur bu sebepten üzüntü içinde idi.

            1336 ikinci teşrin sonlarında  Aznavur Biga işgal komutanına Osman efendinin  Bigayı basmağa hazırlandığını söylemiş ve ikna etmişti. Bu tehlikeyi önlemek maksadile Yunan komutanı yedi makineli tifekle müsellah kuvvetlerce bir müfreze ile bir sabah Çan nahiyesi sarılmıştı.

            Bu baskında Çan telgraf memuru olan Arnavut ile Iraklı adındaki bir Rumun Yunanlılara Osman efendininde  nahiyede bulunduğunu  ve içerde silâhlı kuvvet olmadığını gizlice haber vermeleri onlara cesaret vermişti.

            Nahiyenin çevrilmesile halk evvelâ yolunu bularak Osman efendiyi kaçırmaya muvaffak olmuş ve iki taraflı yapılam müsademede silâh seslerine cıvar köylerden akın akın silâhlı kuvvetler yetişmiş ve nahiyeyi çemberliyen Yunan kuvvetlerini de onlar sımsıkı sarmıştı.

            Osman efendinin bizzat idare ettiği beş altı saatlik bu müsademede gelen kuvvetli Yunan müfrezesinden  20 kadar kişi kurtulabilmiş mütebakisi tamamen imha edilerek bütün silâhlarıda milis kuvvetlere kalmıştı. Şimdi bundan sonra daha büyük mikyasta bir baskın bekleniyordu, bu sırada bir de eşkiya belası vardı ki Ezine mıntıkasında Arnavut Aziz ve Sadık çeteleri birleşmiş merhametsizce köylere baskın yaparak halka işkence ediyor para topluyorlardı. Bunların hareketleri adeta Yunanlılarla teşriki mesai şeklindeydi. Çan köylüleri bunlara karşıda tertibat almak zorunda kalmıştı.

            Bu baskından bir hafta sonra idiki Ezine, Bayramiç, Bigadaki Yunan kuvvetleri dört koldan Çan üzerine yürüyüşe geçmişlerdi.

            Osman efendi bu dört kola karşısında  tertibat almış vaziyetin inkişafını bekliyordu. İşte bu taarruz Edremitten yürüyen Yunanlıların top sesleriyle ilk olarak haber alınmıştı.

            Bu kuvvet Çana gelirken yolu üzerindeki Sameteli köyüne çarpmış ve Kanlıderede bu köylünün kuvvetli müdafasile karşılaşmıştı.

            Köylüler Yunan kuvvetlerini bu derenin (kanlı) kelimesine yaraşan bir kahramanlıkla ve orada mühim zayiata uğratmış ve şaşkına çevirmişti.

            Ne yazık ki arkadan yetişen topçu köyü yakmağa başlamış bu kahraman köylüçil yavrusu gibi dağılmıştı.

            Diğer kuvvetlerinde Çan üzerine yürümesiyle bütün nahiye halkı mal ve canlarının kaygısı ile dağlara iltica etmiş Osman efendi de Geliboluda Fransız mıntıkasına geçmiş müdafasızca giren Yunan kuvvetleri nahiyenin evlerini tamamen yakmış mallarını yağma etmiş Aznavurda bu suretle hem Osman efendiden ve hemde Türk köylüsünden intikamını almıştı.

            Biga ve Lâpsekide hükûmet kalmamıştır. Hapishaneler tahliye edilmiş, buradaki katil, hırsızlar ve haydutlar köy ve şehirlere dağılmış, yeniden bir anarşi başlamıştı.

            Yeni yeni irili ufaklı çeteler faalyet halinde idi. Bunlardan Biganın Aktaş mahallesinde olup Lâpseki hapishanesinde kardeşi Osmanla beraber hırsızlıktan ve yaralamadan mahkûm çingene Ali, hemen bir çete grubu teşkil ederek Dimetoka nahiyesinden Tahsin isminde birisile de teşriki mesai etmişti.

            Yeni çiftlik köyünden yirmibeş yaşlarında Mehmet adında birisi de beş, altı kişilik bir çete ile dolaşıyordu.

            Yunanlılar da Bandırma ve Gönen mıntıkasında Bigaya doğru ilerlemekte iken Tahsin ve çingene ile çetesi Yunanlıları tahirova istikametinde yani Biganın 9 saat uzağında karşılayarak pusuya düşürüyorlar ve beş on kadar piyade askerini öldürüyorlar.

            Yunanlılar pusudan kurtuluyorlar ve çeteyi bertaraf ederek Bigayı işgal ile kendilerine göre bir hükûmet kuruyorlar, Manol çavuş adında birisinide icraata ve işkenceye memur ediyorlar.

             Manol çavuş silâh ve cephane aramak bahanesile memleketin ileri gelenlerini Anzavur ve hempalarıda, Hacı köyünden ve eski meşhur hırsızlardan Hacı bey adındaki şahsı da  kendilerine katarak  halka müthiş bir zülûm ve işkence ile gizli ve aşikâr soyguna başlıyorlar.

            Yunan komutanı buna göz yumuyor, Kürt Mehmet çavuşlar da Yunanlıların elemanları meydandadır.

            Bu sırada Karabiga da İngilizler tarafından işgal ediliyor. Kaza mıntıkası Biga-Karabiga yolu esas tutularak yolun doğusu Yunanlılara, batısı İngilizlere aid olmak üzere asayiş noktasından aralarında böyle bir taksim yapılıyor.

            Şayanı taktirdir ki Tahsin ve Çingene Ali çetesi bu iki cenabi kuvvet ve nüfuz arasında  alabildiğine icarayi şekavet edebiliyor ve çete kadrosu oldukça kabarıyor. Her fırsat buldukça vuruyor. Dimetoka nahiyesindeki Yunan kuvvetlerine bile baskı yapıyor, hatta Bigadaki Yunan hükûmeti ve komutanı dahi geceleri bu sebepten fevkalâde tedbirler almıya mecbur oluyorlar.

            Çeteler mümkün mertebe İngiliz mıntıkasında hiçbir asyişsizlik yapmamıya ve İngiliz kuvvetlerine görünmemiye  de dikkat ediyorlar.

            Bu sırada Dimetuka nahiyesinde Yunanlılara bu çete arasındaki şiddetli bir müsademede asıl çetenin reisi olan Tahsin dizkapağından yaralanarak arkadaşları tarafından kaçırılıyor ve Yunanlılardan da beş, atlı asker yaralı ve ölü veriyorlar.

            Yunanlılar Tahsinin yaralandığını haber alınca köyleri taramaya başladılar. Baskın üstüne baskın yapıyorlar, fakat yaralı Tahsini bir türlü ele geçiremiyorlardı. Artık iş inada binmişti ve bu inat da köylü kazandı.

              Arkadaşları Tahsini alıp, Yunanlıların bilmediği bir dağ köyüne “İnova” ya götürdüler orada bir kadını evine yerleştirip yarasını sardılar ve tedaviye başladılar.

            Gelgelelim Tahsinin yarası kocakarı ilâçlarile iyi olacak bir yara değildi. Birkaç gün içinde kangren oldu, Tahsin öldü.

            Tahsinin ölümü çetede bozgun yaratmadı, Çingene Ali derhal başa geçti ve idareyi ele aldı. Kardeşi Osman da gözü pek, atılgan, yılmak nedir bilmez bir adamdır.

            Çingene Ali çetesi Yunanlılara musallat olmuş, Yunan bölüklerini haraca kemsiye başlamış, göz açtırmıyor, durmadan baskın yapıyor, Yunanlılara rahat vermiyordu.

            Yunanlılar kuvvet toplayıp çeteyi takibe başlayınca çete Lâpseki taraflarına aşarak köylere dağılıyordu.

            Köylü, Yunanlılara rahat vermiyen bu adamları   saklamakta, her ihtiyaçlarını teminde tereddüt göstermiyor, Yunanlılar da çete efradını ele geçirmiye muvaffak olamıyordu.

            Nihayet âciz kalan Yunanlılar İngilizlere başvurdular :

            -Bizi çetenin elinden kurtar ! dediler.

            İngiliz işgal kuvvetleri, kendi bölgeleri dışındaki bir bölgede doğrudan doğruya harekete geçmeği uygun bulmadılar; fakat Yunanlıların ısrarı karşısında da kollarını bağlayıp duramayınca onlar Anzavura başvurup Çingene Ali çetesinin imha edilmesini istediler.

            Bu emri alan Anzavur derhal harekete geçti, evvelâ Aliye haber gönderdi, sonra tehdide başladı, daha sonra takibe çıktı.

           Çingene Ali çetesi iki düşman arasında kalmıştı, bir yandan Yunanlılar, bir yandan Anzavur onları sıkıştırıyordu, amma, onlar yılmıyorlar, fırsat kollayıp Yunanlılara çullanıyorlardı.

            Yeni çiftlikte, Mehmet çetesi de Aliye yardım ediyordu.

            Çetelerin hücum ve baskınlarından son derece bizar olan Yunan komutanı bir gün bizzat Anzavura gitti ve her ne pahasına olursa olsun bu iki çetenin imha edilmesini rica etti.

            Bunu üzerine Anzavur tellâl çıkarttı :

            -Çingene Ali ile yeni çiftlikten Mehmedin kellesini getirene 500 lira verilecektir!

            Bu ilan iki çetede müthiş bir Anzavur düşmanlığı yarattı; düşmana yaranmak için vatandaş kellesi istiyen bu adama herkesin gönlünde bir kin uyandı ve garaz her kalpte kök saldı; hele çetecileri kudurtuyordu.

            Bunu üzerine Değirmencikte kendi halinde oturmakta olan Arnavud Rahman çetesi ile öteden beri Anzavura düşman olan ve onu ortadan kaldırmak fırsatını bekliyen Karabigalı Halit bey kışkırtılıyordu.

            1337 yılı Mayıs içinde idi ki Millî ordunun Yunanlıları ikinci İnönü meydan muhaberesinde mağlûp ettiği günlere rastlıyordu.

            İstanbuldan Karabigaya gelen bir harp gemisinden çıkan İngiliz generali Karabiga ve Biga işgal komutanlarını da Karabigaya çağırarak kırmızı otelin bir odasında mühim bir müzakere yapılırken Anzavur da bu meydanda davet edilmişti.

            Bu içtimada Türk Yunan cephesi müzakere edilirken Anzavur bu mecliste İngiliz komutanına :

            -250 bin kişilik Yunan ordusunu benim emrime verirseniz, ayrıca dahilden de yapacağım bir teşkilâtla Ankara hükûmetini dağıtırım demiş ve bu sözü yüksek sesle söylerken orada hizmet edenlere tercüman Bunu bir sır olarak Karabigadaki vatanseverlerden Halit bey ve arkadaşlarına gizlice haber vermişlerdir.

             İşte o tarihten itibaren Halit bey gizli tertibata başlamıştı ki, Anzavurun bu sözü üzerine ayni ay içinde gelen İngiliz karavzeri limana demirlemiş.

            Ve gemi komutanı Anzavuru çağırttı.

            Gemide mühim bir toplantı yapılacak, esaslı kararlar alınacaktı.

            Halit bey Anzavurun Dereköyden Karabigaya geleceğini tercümandan haber aldı. Almaması imkânı da yoktu; kendi halinde kendi âleminde hayat sürer gibi sessiz sedasız yaşamakta olan Halit beyden Yunanlılar da şüphelenmiyordu, İngilizler de…

            Anzavurun yola çıkacağını haber alır almaz Halit bey Değirmencikdeki Arnavut Rahmanın çetesine haber gönderdi, buluştular, görüştüler ve mükemmel bir plân tasarladılar:

            Anzavuru pusuya düşüreceklerdi. Rahman çetesi tanyeri ağarırken Karabiga yolunda yürümiye başladı.

            Yunanlılarla son bir müsademede Çingene Ali çetesinin bozulduğunu duyan Yeni çiftlikten Mehmet ve arkadaşları da, Aliyi bulmak ve tekrar Yunanlılara baskın yapmak fikrile Karabiga yolu üstündeki Adliye köyüne gelmişti.

                         ANZAVUR KAPANDA 

            Bir tesadüfle Ali çetesi Dimetukadan çıkmış caddeye doğru ilerlemektedir.

            İki çete bu yol üstünde buluşuyor.

            Tam buluştukları sırada da Adliye köyü tarafından üzerlerine doğru bir süvari kafilesinin geldiğini görüp kendilerini yolun alt kısmındaki hendeğe atıp belkemiye başlıyorlar.

            Süvariler yaklaşırken ateş sesleri duyuluyor ve süvarilerden üçü karşı hendeğe girerler.

            Karşılıklı ateş faslı başlar.

            Mehmed ile Ali işi kavrıyamadıklarından bir an ateşi kesip karşı hendeğe seslenirler.

            -Kimsiniz ? Kimlerdensiniz ?

            Karşı hendekten şu cevap gelir :

            Anzavur Ahmed Paşayı tanımadınız mı ?. Savulun oradan !

            Ali ve Mehmed sesi tanıyorlar. Bu, eskiden beri, Dereköyünden beri Anzavura arkadaşlık eden, onun her isyânına, her hareketine katılan, gece gündü yanından ayrılmıyan Selim efendidir.

            Ali ile Mehmed öyle seviniyor, öyle seviniyorlar ki, derhal sevinçle haykırıyorlar.

            -Biz de sizi arıyorduk, gökte ararken yerde bulduk. Bizim kellemizi getirene 500 lira vermeği vaat ettiniz. İşte ikimizin de beklediği saat bu sattır… Kellenizi kurtarmağa bakın, haydi göreyim sizi !

            işte bundan sonra muhabere başladı. Her iki taraf birbirine yaylım ateşi açtı ve silâh seslerinden ürküp kaçan Anzavurun atını biraz ileride Alinin çete efradı yakaladı.

            Arkada bulunan Anzavurun muhafız süvarileri de kaçmıştı.

            Durum şudur : Yolun batısında Ali ve Mehmed doğusunda da Anzavur, yaveri ve Selim efendi bulunuyor. Aralarında da yol var.

            Bir yandan ateş ediliyor, bir yandan da ağız dolusu küfür savruluyor.

            Ancak Anzavurun bulunduğu mevki Ali ile Mehmedin bulunduğu hendekten daha az yüksek olduğundan bu fark iki çetecinin aleyhine dönmiye ve Anzavuru muhabereye hâkim kılmıya başlıyor.

            Karşı taraf aşırmaca ateşe girişince Ali ile Mehmed kötü ve karışık duruma düştüklerini anlıyorlar.

            Her bahasına olursa olsun bu kötü durumdan kurtulmak, vaziyete hâkim olmak gerek; bunun çaresine bakmalı, bakmalı amma nasıl ?

            İki arkadaş bir yandan ateş eder, bir yandan da bunu düşünürken Mehmed Aliye :

            -Sen burada kal, ben gidiyorum ! diyor.

            Ali anlamıyor :

            -Nereye gidiyorsun ?

            -Anzavurlara bir sokulayım…

            -Geberdiğin gündür be !

            -Öyle deme, bundan başka çare yok. Ya onlara sokulup geberirim. Bu vaziyette bizim ikimizin de ölümden kurtulmamız imkânsız.

            Ali arkadaşının bu sözünü tasdik ediyor. Mehmed birkaç arkadaşile beraber sürüne sürüne Anzavurun mevziine yaklaşmışlar…

            Mehmet yeni tuttuğu mevzide karşı tarafı yan ateşe alınca, yaver Şevki işin vehametini derhal kavrıyarak atına atlayıp kaçmıya yeltenmiş.

            Mehmet gibi bir çeteciden böyle bir hedef kaçar mı ?

            Yaver Şevki bir kurşunla yere serilmiş..

            Yaverin ölüm ile serin kanlılığını biraz daha kaybeden Selim de az sonra bir kuşun yiyerek ölmüş..

            Anzavur tek başına kaldığı halde büyük bir inalda vuruşmakta devam ediyor, vakit kazanmıya çalışıyordu.. Tek ümidi şuydu : Biga ve Dimetoka nahiyesi yarım saat mesafede : nasıl olsa kendisinin geciktiğini görünce kuşkulanacaklar ve Yunan kuvvetleri imdadına yetişecek.

            Ayni düşünceye kapılan Mehmet efe top gibi caddeye fırlıyor, diz çöküp, nişan alarak ateş ediyor, ilk kurşunda Anzavurun sağ kolu, ikinci bir kuşun da sol bacağı yaralanıyor. Silâhı elinden düşen Anzavur yuvarlanınca üstüne cullanıyorlar ve üç cesedi de alıp Yunan mıntıkasına kaçıyorlar.

            Bu müsademede Mehmet de bizzat Anzavurdan bir yara almış, şimdi, Çingene Ali ve bu Mehmet şiddetle takip ediliyor, Ali çetesile Lâpseki dağlarına çekilmiş, Mehmet yaralı olarak Karabigalı Halid bey tarafından gizlice İstanbula gönderilerek oradaki millî teşkilât tarafından tedavi ettirilerek İzmite gönderilmiş ve bir müddet orada Halit paşanın yanında kalmış tekrar iki subayla teşkilât için Bigaya gelmiş Çingene Ali çetesi de bütün Yunanlılar denize dökülünceye kadar bu iki düşman kuvvetleri arasında durmadan Yunanlılarla çarpışmış ve onların arkasından son kuşunu da atarak  Bigada Türkiye hükûmeti teşekkül edince silâhını elinden bırakmıştır.  

            Yeni çiftlik köyünde Mehmedin ismi yalnız Mehmet Efe idi. Anzavuru öldürdükten sonra Anzavur Mehmet demeğe başladılar ve kendisine çete Mehmet derler. Buna sebep uzun müddet, Kara Hasan çetesinde, ve Yunanlılar zamanında kendi teşkil etmiş olduğu çetede bulunmasından ileri gelmektedir.

            Mehmedin ikinci vakası Kara Hasanların Kâni bey tarafından öldürülen Kara Hasan ve arkadaşlarının dar bir oda içinde öldürüldüklerinde bu Mehmet Efenin de ölenler içindeki dar odada ve tabiri değerle yarım saat makineli ve piyade tüfekler ile üzerlerine ateş açılan bu insan mezbahası içinde bulunmasıdır. Şimdi, bunların Kâni bey tarafından hapishaneden nasıl çıkarılıp bu dar odaya sokuldukları ve bu odada yarım saat ördek gibi kanlar içinde yuvarlana yuvarlana canını nasıl kurtardığını bana şöyle anlatmıştır. Bunu kendi ağzından dinleyelim :

            -Malûm olduğu üzere Kara Hasan çete içinde iken ben de onlarla birlikte Hamdi bey ve arkadaşlarının jandarmalarla yaptıkları baskınla şehirde yakalanmış içeriye tıkılmıştım.

            Hapishanede bizi sevenlerle kendi adamlarımız çok iyi baktılar.

            Hapishaneye girdiğimizin haftası idi. Bir gece Dıramalı Rıza bey hapishaneye gelerek arkadaşlarımızdan Suphi beyle Dimetokalı Mustafayı alıp götürdü.

            Biz bunların gelinmez yollara gittiklerini çoktan tahmin etmiştik.

            Müteakip geceler, böyle bir ziyaretin vukuunı yine beklemiş ve birbirimize :

            -Sen hazır ol, ben hazır olayım ! diye ara sıra alay ediyorduk.

            Gece oldu mu, gözlerimiz ve kulaklarımız hep kapıda idi.

            Kapı biraz tıkırdayıp gardiyan bir iş için gelse, hemen yine Dıramalı Rıza geldi diye hepimiz birden kulak kabartıyorduk.

            Bir müddet böyle geçti ve arası epeyce uzadığı için biz de biraz olsun müsterih olmuştuk. Bu hal tâ Biganın birinci baskın gününe kadar devam etti.

            Nihayet baskın, sabahı deppoy tarafından bir sürü silâh sesleri duyuldu. Zaten gerek Anzavurun ve gerek kürd Mehmet çavuşun Kuvvayi Milliye aleyhindeki hazırlıklarını işitiyorduk.

            -Yakında sizi kurtaracağız, biraz daha sabredin! Diye bizi gizlice ziyaret edenlerden haberler alıyorduk.

            İşte bu silah sesleri bize getirilen tatlı haberleri hatırlatıyordu.

            Kuvvayi Milliyenin şehirde bunlara karşı gelebilecek kuvvetleri olmadığını da biliyorduk. Yüzde yüz Bigaya girip bizi kurtaracaklarına inanıyorduk. Hükûmete ve jandarma dairesinde ve hatta Bigada fevkalâdelik olduğu hapishanenin yüksek pencerelerinden görülüyor ve seziliyordu. Biz artık tahliye saatimiz yaklaşırken adeta İstanbul 31 Mart vak’asındaki hareket ordusunun başlangıcı, öncülerini bekliyorduk.

            Bunun için traş olmaya ve süslenmiye hazırlananlarımızda var.

            Hele Kara Hasan, çok sabırsızlanıyor, abdest alıyor, namaz üstüne namaz kılıyordu. O zaten namazını dışarıda da kılardı. Bize hep sabır ve sükûnet tavsiye ediyordu.

            Öyleye yakın hükûmet üstündeki namazgah şösesinden kaldırımları sökecek gibi et bir atlı geliyordu. Atın nal sesleri tâ uzaklardan işitiliyordu.

            Böyle tek bir süvarinin gelişi bizim hoşumuza gitmemişti.

            Bu süvari bize mensup olsaydı, böyle tek gelmeyecekti ve belki de silâh seslerile bir sürü bağırıp çağırmalarla gireceklerdi. Bunu Kâni bey olduğunu öğrenmekte gecikmedik.

            Bu haline fazla telâş ve heyecan vardı.

            Çok geçmedi, yanında jandarma onbaşısı Celâl, polis Nail efendi ve gardiyanla geldiler, ellerindeki kağıttan isim okumaya başladılar ve ismi okunanların dışarıya çıkmalarını emrettiler.

            Bunu bir çocukta olsa anlardı. Dışarıya çıkarılacak bu insanlar öldürülecekti.

            Kara Hasan ve arkadaşları çıkmamakta ısrar ettik..

            Benim ve bazı arkadaşlarımın ayağında çakılı zincir de vardı. Kapının yanı başına durdum, ayağımdaki zincirin ucunu da elime aldım. Her girecek adamın suratına çarpacaktım.  Elimizde başka silâh yoktu.

            Bize daha evvelden hariçten tabanca getireceklerdi. Kara Hasan istemedi. İşte şimdi, tabanca olsaydı hapishanenin bu uzun taş merdiveninden kimseyi çıkarmazdık.

            Bu mücadele biraz uzadı ve nihayet işin uzamağa tahammülü olmadığını bilen bu adamlar namluları hapishaneye sürdüler, artık önüne gelene ateş edeceklerdi.

            Burada Kara Hasan, eline bir tuğla parçası almış bunu silâh yerine kullanmak istiyor. Bir taraftan da pencereden :

            -Bizi öldürüyorlar, can kurtaran yokmu? Diye avaz avaz bağırıyordu.

            Artık muhakkak ateş etmeğe başlayacaklardı.

            Fakat hapishanede 200 kadar mahkûm ve mevkuf var, bizim yüzümüzden bunlardan da çoğu ölecek ve yaralanacaktı.

            Kara Hasan burada yine mertlik yaptı.

            -Arkadaşlar dedi, bizim yüzümüzden buradaki kabahatsiz bir sürü insanlar da ölecek ve yaralanacak, haydi biz buradan çıkalım. Hiç değilse alnımıza yazılanları görelim. Buradakilerîn canına sebep olmıyalım.

            Helâlaşarak dışarı çıktık.

            Biz merdivenden iner inmez bizi kadınlar hapishanesinin bitişiğindeki küçük odaya doldurdular, sonra kapıdan pencereden ve yalın kat tuğla duvardan ateş etmiye başladılar.

            Biz içeride feryat ediyor bağırıyorduk. Vurulup yaralananların feryadları çarşıdan işitiliyordu.

            Bunlar işin böyle tek kapıdan ve pencereden bitmiyeceğini anlıyarak kapıda bir nöbetçi bırakarak odanın alt katına indiler. Tavansız tek katlı ayakta dikilsek ayağımızdan giren kurşun beynimizden çıkacak nitekim bu suretle ayağından yaralananlar kendilerini boylu boyunca yüz üstü atıyordu.

            Kapıdan dışarı çıkan derhal bir kuşunla mıhlanıyordu. Aşağıdan makineli tüfekle işlemiye ve taramıya başlamıştı.

            Artık arkadaşların yarısından çoğu ölmüş ve bir kısmı da can veriyor, çırpınıyordu.

            Ben de biri göğsümden biri ayağımdan iki yara aldım. Buna rağmem ölmemenin çarelerini arıyordum.

            Bir aralık, can havlile ölenlerden birkaç kişinin cesedini üst üste koydum ve bu ceset şilteye uzandım. Tek ümidim şuydu: Zaman geçiyor, nerede ise arkadaşlar gelir kurtuluruz.

            Hem bunu düşünüyordum hem de neden kalbime veya beynime gelmedi de ölmedim, diye canım sıkılıyordu.

            Birkaç dakika sonra bu fikirden vazgeçtim. Makineli tüfeğin kurşunları iki tavana (alt ve üste) çarptıkça dar yerdeki çıkardığı sesler maneviyatımızı daha fazla bozmuştu. Artık benden başka ölmiyenlerde kalmamıştı…

            Bir kısmı ölmüş, diğer bir kısmı kol, bacak, baş, omuz hareketleri çabalamalarile can çekişiyorlardı.

            Bir anda kendimi topladım, gerek kendi yaramın ve gerekse arkadaşlarımın kan gölüne dalıp çıktığımdan üstüm başım kan pıhtıları ile dışarı fırlamakla beraber kapıyı bekliyen jandarmanın bir kuşunile on adım gittikten sonra yuvarlanmış :

            İşte bu ayağımdan aldığım kurşun üçüncü yaramdı. Kendimi kaybetmişim..

            Yüzüstü yatıyordum. Yüzüstü ölürüm, gâvur öldü gibi bulmasınlar diye bir gayretle sırtüstü dönmüştüm.

            Bu sırada bana son kurşunu atan kapı nöbetçisi yanıma geldi, şöyle bir ayağı ile dokundu.

            O gelirken ben görmüştüm. Hemen gözümü yummuştum.

            -Ölmüş ! diyerek yanımdan ayrıldı..

            Arkası bana dönük olarak hükûmet kapısına doğru bakıyordu ve tüfekte lâlettayin omuzunda takılı idi.

            Öylede öldüm, böylede, şimdi birisi gelir, bu ölmemiş diye bir kuşun atar, iyisimi şunun tüfeğini elinden kapayım.

            Diyerek üç yara ile kendimi bir an toplıyarak bana dört, adımlık mesafedeki jandarmanın üstüne atılmamla silâhını kapmam bir oldu. Jandarma da, ben silâhı elime, geçirince kaçmıya başladı.

            Bütün kuvvet ve gayretimi topladım. Hapishanenin taş merdivenlerine doğru yürüdüm, artık silâh elimde, kan gölünden çıkmış acayip bir mahlûk gibi hapishanenin yüksek kapısının önüne oturmuş ve tüfeğimde ateş vaziyetinde bekliyordum.

            Kim gelirse ateş edecektim. Vücudumdaki üç yaranın hiç birisinden o ana kadar acı hissetmiyordum.

            Tüfekte kuşun var mı yok mu? Bu da hatırıma gelmemişti. Bir aralık emniyeti kanadını açtım, bir fişek olduğunu gördüm.

            İyi amma bu fişeği kime atacaktım? Ya, attığım zaman vuramazsam veya birkaç kişinin tecavüzüne uğrarsam ne olacaktı, iş yine çatallaşmıştı.

            Artık, dışarıda da silâh sesleri kesilmiş bizim arkadaşlara atılan silâh sesleri durmuştu. Bizim kurtarıcıları sabırsızlıkla bekliyordum.

            Bizim kan gölünden artık, ne yalvarma, ne de canhıraş bağırma ses ve sadaları duyuluyordu. Hepsi ebedi uykusuna dalmış, parça parça olmuşlardı.

            İşte bu sırada keşif, at, nalları, bağrışmalar, silâh sesleri şehirde duyulmağa başladı. Başıbozuklar, kaçışıyorlar, mevcut jandarmalar kendilerine saklanacak delik arıyorlardı.

            Kürt Mehmet Çavuş adamlarile, hapishane avlusuna dolmuş, hapishane kapısını açmıya gelmişlerdi. Onlara işaret ettim:

            -Sol tarafınızdaki odaya girin de bakın! Dedim.

            Bunlar o manzarayı görünce şaşmışlar. Olanca kin ve intikam hisleri sonuna gelerek dışarıya fırlamışlar, bir kısmı da hapishanenin kapı kilidini kırarak bütün hapisleri tahliye etmişti. Ve malûm olduğu üzere tahkik ve tetkike lüzum görmeden koğuştaki hasta jandarmaları ve yüzbaşıyı öldürmüşlerdi.

            Halen Biga Hükûmet tabibi olan Bay Muammer Yunan çekilişine tesadüf eden günlere ait malûmat ve hatıratını bana şöyle anlatmıştır :

            -Bigadaki Yunan Garnizonu ve eşkıya kuvvetleri, yerini İngilizlere terk ederek çekildikleri anda uzun müddet acı ve karanlık günler yaşayan bu memleket tekrar geçmiş günlerine avdet etmek istidadında idi.

            Çünki şehrin iç ve dışında her çeşit ırka mensup insanlar ve haydutlar vardı.

            Belli üç çete de artık baskısız ve korkusuz kaldıklarından köylere dağılmışlardı.

            Bunlar Çingene Ali, yeni çiftlikli Mehmet ve Arnavut Rahman çeteleri idi. Asıl kokulu olan kıyıda köşede tek başına hareket eden hırsız güruhları idi. Bunların kaza, ve çiftliklere sinsi sinsi dağıldıkları görülüyordu.

            Bu kötü ruhların hareketleri âdeta bulanık suda balık avlamak kabilinden idi, Şehir içi şimdilik İngilizlerle Türk jandarmalarının devriyeleriyle tahtı emniyettedir. Fakat kölelerin hali acıklı bir şekil alıyordu. Köylerde silâh kalmamıştı. Bir zamanlar Kuvvayi Milliye, ondan sonrada Yunanlılar uzun arama ve taramalarla silâh namına bir şey bırakmamıştı.

            Yunanlıların silâha karşı koydukları müeyyide ölüm cezası olduğu için namuslu vatandaşlar tutmağa, saklamaya cesaret edememişti. Silâhlı talihliler, yalnız, Yunanlılarla işbirliği yapan ve onların emeline hizmet eden bedmayelerden başka kimse değildi.

            İşte buna misal Yunanlılar, şehri işgal ettikten sonra Çerkeslerden kendisine hususî bir imtiyaz verilen ve adeta Anzavurun gölgesi durumunda olan meşhur hırsızlardan Hacı bey yanına, daha beş, on Çerkes alarak, bir gece şehrin bir saat kadar yakınındaki sekizyüz haneli Dimetuka nahiyesine girmiş, halkı camide ve kahvehanelerde tevkif ederek gözlerine kestirdikleri zenginlerden Pomak bay Yusufu, Hacı İsmaili bir de orada ticaretle iştigal eden Arnavut Aliçoyu yakalıyarak yüksek miktarda para talebinde bulunmuşlar ve önüne gelene sopa atmışlar. 60 yaşkarındaki Hacı İsmail, evine girmiş kapısı ve duvarı metin olduğundan, ne kapıyı kırabilmişler ne de yıkabilmişlerdi, Çerkesler umdukları parayı almak için adamcağızın evini gazla ateşlemişler ve çarşıdan halkı cebirle getirerek bu evin yıkılması için zorlamışlar, kendi komşusunun, köylüsünün evini, Hacı beye para temini için yaktırmaya zorlamaktadır. Hacı İsmail, evin içinden av tüfeği ile kendisini müdafaa etmiş ve uzun müddet bu müdafaasına ısrarla yüksek  iki katlı kâgir duvarlar bir türlü tutuşturulamamıştır.

            Hacı İsmailin evi, tutuşturulmaya çalışılırken, alınterile kazandıkları paraları cebren alınan, Aliço, ile Yusuf da al kanlar içinde çoluk çocuklarının gözyaşları arasında ölümle mücadele ediyordu. Sanki, bu soysuz haydutlar bellerindeki altın yaldızlı gümüş kamalarını Türk vatandaşlarının sinesine saplamak için yaptırmışlardı, Halbuki öldürdükleri insanlar onlara kendi arazi parçalarından ayırarak, geçimlerini kolaylaştırmak için ne kıymetli topraklar vermişlerdi. Onları bağırlarına birer din kardeşi olarak basmış, hiçbir yardımı esirgememişlerdi.

            Şimdi bu mahlûklar işte kendilerine iyilik ve efendilik eden insanlara işgal anlarında ve matemli kara günlerinde kılıç çekerek izzeti nefisleriyle, hayatlarıyle, şereflerile oynuyorlardı.

            Buna elbette Yunanlılar göz yumacaklardı.. Kendi ellerile bu denaeti yapmaktansa, zayıf karakterli Anzavurculara yaptırmakla seyirci olmak daha zevkli bir şeydi.

            Bu mazlûm ve yaralı insanların kabahati yalnız silâhsız, namuslu ve Türk olmalarıydı.

            İşte yirmibeş yıldan beri, kendime vatan ve ikametgâh edindiğim bu memleketin ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını teneffüs eden ve dolayısile sevgi ve saygısını kazanan bir insan sıfatile Biganın bir müphemiyet içinde bulunduğunu, görmüş ve iç durumu, ikinci derecede görerek, benden evvel, cepheye doğru koşan namuskâr vatandaşların başında bulunmak üzere beş, on kişilik şayanı itimad ve yiğit insanları aldım ve o anda elime geçirdiğim, bir mavzeri de omzuma asarak yollanmıştım, Buna mecbur olmuştum şundan ileri geliyordu.

            Yunanlılar, Bigadan Bandırmaya doğru gittikten sonra burada şu haberler çalkalanmıya başladı :

            -Gönen, Sarıköy, Edincik mıntıkalarında Yunanlılar ve halk arasında şiddetli müsademeler oluyormuş, Yunanlılar tekrar Bigaya dönerek Karabigaya veya Lâpsekiden vapurlara bineceklermiş, Yunanlılar muhasara etmişler.

            Bu hal bizim memleketimiz için çok önemli ve hayati bir olaydır. Düşman Bandırma tarafında ordularının düştüğü elim âkıbeti öğrenmişlerdir. Anadolunun son toprağını terk ederken, canlarını, başlarını kurtarmak için dövüşmek, boğuşmak, kan dökmekle kabil olacaktır.

            Denize kadar olan şu kısa mesafenin her adımının kendilerine birer mezar haline gelmesi muhakkak ve mukadderdir.

            Bunun için Gönen, Edincik hattını tutmak ve Gönen mücahitlerile birleşerek son kozunu oynamak isteyen düşmanı orada boğmak ve hududumuza sokmamak lâzımdı.

            Bigadan ayrılıp ta yola koyulunca, bütün yol boyunca omuzuna silâhını asıp ta ıssız; çiftlik ve silâhsız köylerden sürülmüş hayvanları aşıranlara rastladım.

            İşte bu bedbahdlar, yirmi kilometre ötesindeki yurddaşlarının ne milli hislerle çarpıştıklarını sezmek ve anlamak istemiyen menfaatperest haydutlardı. Bunların bir kısmını ikaz ettim. Yaptıkları şu tarzı hareketin kötülüğünü bildirdim, kaybedecek vaktimiz yoktu. Yürüdük ve hududa ulaşmıştık.

            Hududdaki manzara şu idi:

            Bigadan da Çingene Ali, Yeni çiftlikli Mehmed, Arnavud Rahman, çetelerile, ayrıca Karabigalı Halid Bey, Dimetokalı Fehim Bey gibi ileri gelen Bigalı vatanseverler refakatlerindeki silâhlılarla, Gönen mücahitlerile, işbirliği halinde idiler. Durumu inceledim, bir gece evvel Gönen garnizonu kuvvetli çete ve halk hübumbarlarile tamamen temizlenmiş, Sarıköydeki Yunanlılar imha edilmiş, Edincik muhasara ve müdaffa halinde, buradaki Yunanlılar Bigaya doğru yol istemekte ısrar ediyor. Tahminimiz gibi Karabigadan vapura binecekler, Bandırma iskelesi Bursa ve Balıkesir tarafından yürüyen kılıç artığı Yunanlılarla dolu … Averof Kapıdağı gibi ceziresinden ümitsiz bir yardım ateşi yapılıyor. Gerek evvelki müsadamelerde ve gerek hâlen devam etmekte olan Edincik muharebesinde Türklerden bir çok yaralı var. Tek hekim yok.

            İşte şimdi, ben buraya silâhımla, vatan hizmeti yapmıya gelmişken bu defa da vicdanım beni meslekî hizmete davet ediyordu.

            Hemen yanımda beraber getirdiğim bir arkadaşla doğru Gönene giderek halkı topladım ve ileri gelenlerle kısa bir görüşmeden sonra Hacı Ahmet ağanın hanını hastahane yaptım. 200 yatak buldurdum. Ne kadar yaralı varsa toplattırdım. Cepheye hastahane açıldığına dair haber yolladım. Sıhhiye arabaları, ekipler teşkil ettim. Bir levha yazarak (akıncı müfrezesi hastahanesidir) diye han kapısına astım silâhlı, bir de nöbetçi diktim.

            Memlekette jandarma komutanı, polis gibi kimseler kalmamış, derhal kasabanın asayişi için de şurada, burada saklı bulunan jandarma ve askerlerden topladım nöbet cetvelleri tanzim ettim. Dahilî asayişi de yoluna koydum. Bandırmadan Yunanlıların buradaki kıtaatını aramak için kuvvet geleceğini işitiyorduk, buna karşı da tedbirler aldım.

            Artık ben işlerimizi yoluna koymuş, ferih ve fuhur gelen yaralıları tedavi altına almış ve mütemadiyen yara sarıyordum ve kuşun çıkarıyordum. Son günlerde Basak Hasan efe de bu hastahaneye yaralı düşmüş tarafımdan tedavisi yapılıyordu.

            Hekimlik hayatımda böyle kendiliğimden yaptığım bu hizmetin zevkini ilk defa tatmış bulunuyordum.

            Gönen kasaba hastahanesi çok zengin ve tamamen emrimde idi. Böylece tedavilerine başladığım 60 kadar vatandaşın yaralarını ancak iki ayda bitirebildim ve orada kimsenin emrinde olmayarak meccanen iki ay Türk yaralısı tedavi işile bu nâciz hizmetimden muhitte iyi bir tesir bıraktığıma emin olarak ayrıldım.

            Kendilerini tedavi ettiğin efeler gümüş kakmalı bir tüfek ve bir at hediye ettiler, bilhassa bu tüfeğin manevi kıymetini halâ muhafaza etmekteyim dedi.

                     BİGADAN YUNAN ÇEKİLİŞİ  

            338 eylülün on veya on ikinci günüydü. Cepheden bozulan Yunan sürüleri Balıkesir ve Bursa istikametinde Bandırmaya doğru bir bozgun halinde yürümekte iken Biga işgal komutanı da Bandırmaya çekilme emrini almış kendisine felâket haberini veren bu hadisenin acısile kıvranırken iki buçuk yıldan beri ceplerini doldurup midesini şişirdiği yetmiyormuş gibi Türk köylüsünün çeşitli vergilerinden hazineye toplanan paraları mal müdüründen sormuş verilen miktar gözünü doyurmamıştı, çekilme emrini de gizli tutuyordu.

            O gün, kaymakam Nurettin beye sert bir emir vererek yirmi dört saat içinde tekmil aşar paralarının mal sandığına yatırılmasını emretmiş ve buna ağır müeyyidelerde koymuştu.

            Kaymakam Yunan ordusunun bozulduğunu daha evvel öğrenmişti. Bigada halk menfaatını çok gözeten Nurettin bey anlamıştı ki Yunan komutanı son çapulu ve vurgunu vurmak istiyordu. Giderayak bu türk köylüsünün parasıda heder olup gidecekti. O zman jandarma bölüğü Karabigada ve komutanı da çok değerli subay olan hafız şit beydi. 

            İşte Yunan ordusunun bozulduğu bu anda bu işgal komutanı öyle sıkı bir tertibat almıştıki Türk jandarmaları köylere vazifeli giderken Yunan komutanından resmi vesike almak mecburiyetinde idiler. Şimdi kaymakam müşkil mevkide kalmış ve iki buçuk yıllık inkilâp tarihinin son sahifesi kapanırken bu son günlerde kaymakam ve bu para işleriyle ilgili olanların öldürülmesi içten bile değildi.

            24 saat içinde hangi tahsildar nereye gidip kimden bu paraları toplayabilirdi. Hem kaymakam şahsını bu yüzden tehlikeye koyup emri icra etse bile işte Türk ordusunun akşam sabah geleceğinide biliyordu. Kendisinden bu idaresizliğin hesabı sorulmayacakmıydı. Bu idare adamı işi böylece halletti.

            Karabigadaki jandarma komutanı hafız şit beye keyfiyeti bildiren bir yazı yazdı ve İngiliz komutanından bunun hallini istedi. Fakat bu emri kim götürecekti ? Her jandarma kasabadan dışarı ancak bu komutanın emrile çıkabiliyor, vesikasız gidilemiyordu. O zaman jandarma süvarisi olan Bigalı Galip Ak’ı ben bu işi yaparım demişti. Mesuliyeti üstüne alan Galip büyük bir cesaretle atına binerek gecenin karanlıklarından bilistifade Yunan devriyelerinin arasından sızarak bağlıklara karışmış ve Dimetoka ovasından gizli yollardan bir buçuk saatte Karabigayı tutmuş ve aradığı zarfı yerine vermişti. O anda Karabiga İngiliz işgal komutanı da Yunanlıların Bigayı terk edeceklerinden şehrin teslim alınmasının emrini almış bulunuyordu ki bu süvari bir saat kadar istirahat etmeden Karabigadaki jandarma bölüğü ve bir İngiliz müfrezesi İngiliz komutanın emri altında yola çıkmışlardı.

            Bu müfreze Bigaya geldiği zaman Yunan işgal kuvvetleri de yürüyüşe hazır vaziyette ve intizar halinde idiler.

            İki komutan arasında kısa bir konuşma ile devir teslim işini bitirmiş Yunanlılar korku ve heyecan içinde Bandırmaya doğru yolanmış ve Türk jandarması da asayişi ele almıştı. İngilizlerle teşriki mesaî etmişti.

            Biga, bir hafta daha böyle idare edilmiş ve artık ilk defa ikinci çeteler girmiş ve 18 Eylül 1338 tarihinde bilfil istirdat edilmiştir.

          GÖNENDEKİ YUNAN GARNİZONUNA BASKIN

            Şimdi Yunanlılar Bandırmaya gidedursunlar biz Gönen kazasının durumuna geçelim ve oradaki asayiş vaziyetini gözden geçirelim.

            O sıralarda Gönende sekiz adet çete vardı. Bunların hepsi de hatırı sayılır efe başlarının emrinde idi. Bu efelerin dağa çıkmalarının önemli sebeplari vardı. O da Yunan ve yerli Rumların Türklere olan zulümlerinden doğan nefret ve Türk izzati nefsi idi. Bu çeteler aşağıda sırasiyle yazılmıştır.

            1-Edincikli Bacak Hasan ve Pıtır Hüseyin efeler.

            2-Çetmili Osman bey.

            3-Sarıköylü Kürt Hasan

            4-Manyasın dura köyünden Altıparmak Nuri (şimdi Gönende Tekel Muhasibi)

            5-Bandırmalı Salim Çavuş

            6-Karacabeyin danişment köyünden Huşit efe

            7-Balaanın Haydaroba köyünden Himmet efe

            8- Gönenin Körpeağaç köyünde mukim yortanlı Mustafa efe

            Yunan işgali başladığı zaman Gönen mıntıkasında hiçbir çete yoktu. Muhiti mülâyim gören Yunanlılar ve onlara takılan yerli Rumların halk ve köylü üzerindeki zulüm ve işkence gibi baskıları gün geçtikçe artmış hali işbâa gelmişti. Bunu gören ve efe geçinen silâhına ve nufuzuna güvenen bu efeler büyük bir cesareti medeniye ile bu zalim kuvvete mukabeleye karar verdiler ve işe evvelâ şöyle başladılar : Bu efelerin ayaklanmalarına Balıkesir milletvekili Vehbi beye âmil olmuştur o zat efelerin esşi mesai arkadşlarıdır.

            Bandırma Gönen Yunan postası giderken postayı vurdular muhafızları olan on kadar Yunan jandarmasını ve bunun arkasından da Yunanlılarla birlikte  Türklere mezalim yapan ve silâhlı dolaşan  onbeş kadar yerli Rumlardan öldürüp dağa çıktılar.

            Efelerin bu icraatı Gönen, Bandırma Biga havalisinde bomba gibi patlamış mühim bir heyecan uyandırmıştı.

            Her tarafı işgal altında bulunan bir memlekette bilhassa müstebit bir otorite nufusu süren Yunan idaresine karşı yapılan bu isyan her babayiğidin harcı dedğildi. İşte bunun üzerine bütün Yunan kuvvetleri harekete geçmiş köy köy ev ev baskınlar yapılıyor aramalar ve insan dövüp öldürmeler yaralamalar birbirini tabip ediyordu.

            Yunanlılar buna bir mukabele olmak üzere Osman beyin kardeşleri Mustafa, Ahmet ve Mehmet beyleri yakalıyarak Atinaya sürmüşler ve ihtiyar babasına da bir hayli zulüm yapmışlar bunun arkasından Bacak Hasanın ağabeysi Murat Çavuşu da Yunanıstana sürmüşlerdi. Bu hadiseler üzerine Yunanlılar baskılarını arttırdıkça Türk çetelerinin adedi de o nibette artmış her çetenin vasati adedi yukarıda saydığım otuzdan elliye kadar olan sekiz çete Yunanlılara karşı amansız bir taarruza geçmişti. Her fırsatta büyük ve küçüh Yunan kuvvetlerine baskın yapmakta ve mütemadiyen hırpalamaktaydılar.

            İşte Türk ordusunun süngüsü önünden kurtularak intizamsız ve başsız, kumandansız sürü halinde Afyondan itibaren İzmire doğru kaçmakta olan bu Yunan kahramanlarının kılıç attıkları Balıkesir ve Bursa mıntıkalarından kendilerini Bandırma önünde bekliyen Avarofun şefkatli kucağına sığınmak üzere yollara döküldükleri sırada bu kahraman efelerin arkasına vatan sever halkda katılmış ve büyük bir kuvvetle Gönen garnizonu sımsıkı sarılmıştı.

            Artık bu gece Anadoluyu büyük Yunanistan kurmak hülyasile Atinadan kalkarak en zehirli silâhınıda kelbigahımıza kadar dayadıklarının süalini sormak gecesi idi.

            Bu gece bu istila sürülerinin (Zito venizalos) diyerek güzel İzmirimizde bir sürü Türk kanı döktüklerinin hesabını vermek gecesi idi. Bu gece Aydın Afiyun ve Eskişehirde akıtılan masum çocukların ve namusları heder edilen kız ve kadınların intikam gecesi idi.

            Bu gece, İki buçuk yıldır birinci dünya harbinden bitkin ve yaralı bir arslan gibi kendeni tedavisi ile meşgulken bu tedavisi bitmemiş kanıyan yaraya bir neşter daha vurarak istırabıbın acısı ile aç açık, kar, fırtına, don çamur ve kızgın güneşler altında kağnı arabasile cepheye mermi taşıyan köylü kadınlarının göklere yükselen ahının ve bettuasının tecelli ettiği geceydi.

            Sabahleyin teslim olmayıp itimatsız bir müdafaada bulunan Gönen garnizonu kısmen teslim olmuş ve Yunan barbarcılığının bu kısımındaki kuvvetleri kâmilen imha edilmişti. Sıra şimdi Sarıköy nahiyesile Elbizlikteki Yunan garnizonuna gelmişti, bütün çete ve halk bu iki garnizonda bir sel akını ve kükremiş arslanlar gibi saldırmış bunlarda teslim alınmış mukavemet edenler imha edilmişti. Bundan sonra ve en mühim ve kuvvetlisi olan Edincik’e gelmişti. Gönen 6 eylül 1338 de filen işgalden kurtulmuştu.

                              “EDİNCİK GARNİZONU”

            Bu garnizındaki Yunan kuvvetleri ağır ve hafif makineli tüfeklerile hazırlanmış mevzileriyle çok kuvvetli idi. Buraya evvelâ bacak Hasan ve Pıtır Hüseyin efe çeteleri taarız etmiş ilk müsadmede bacak Hasan yaralanarak Gönen hastanesine sevkedilmişti, o gün yapılan bütün taarruzlar ateşli silâhların karşısında akim kalmıştı. Erdek önünde demrli bulunan Avarofun top mermileri garnizonun müdafaasını kolaylaştırıyordu. Edincik bir hafta dayandı son günlerinde Çerkes Ethemin çetesinden bir kısım kuvvet gelerek Türk mücahitlerine taarruz etmiş onlarda tart edilmişti. Durum böyle iken ertesi günü ordumuzun öncüleri olarak Akıncı müfrezesile sarı efe ve binbaşı Hacı Âdil bey kuvvetli müfrezelerle gelip buradaki efelere :

            -Siz vazifenizi yapmışsınız teşekkür ederiz bize Kapudağını bilen bir kılavuz veriniz, diyerek ilk defa bütün kuvvetleriyle bir yıldırım gibi Edincik üzerine saldırmışlar ve bir iki saat içinde bu garnizonu alt üst ederek kılıçtan geçirilmişlerdi.

            Edincik temizlenir temizlenmez bu akıncı müfrezesi kükremiş bir sel ve fırtınalı bir yel gibi Erdek üzerine yürümüş ve altı saat içinde Kapudağ gibi ceziresi Yunanlılardan temizlenmiş be Bandırmaya toplanan Yunan dötüntülerini bekliyen üç vapur Averofun refakatinde Marmaranın mavi sularından süzülerek Çanakkaleye doğru derin bir düşünce ve elim bir hayal kırıklığı ile kayıp olup gitmişler, Türk milleti de artık düşman boyunduruğundan kurtulmuştu.Yukarıda jandarma tabur komutanı Binbaşı Ali Rıza beyin yanına bir yüzbaşı iki teğmenle Bandırma hapishanesinde on ay mahpus kaldıklarından bahsetmiştik.

            Bu üç subaydan birisi olduğunu açıklayan sayım emekli tuğbay Nazmi, Rıza beyle beraber Taban nahiyesine kadar gelerek başlarındaki askerlerin dağıldığını ve ellerindeki otuz kadar erle gecelemekte iken Pomak ve Türk eşkıya çetelerinin baskınına maruz kalarak erler çeteler tarafından terhis edildiğini ve subayların Bursalı İsmail çavuş çetesi tarafından (Beyoluk) köyüne götürüldüğünü ve orada tesadüfen Gönen müdafai hukuh azasından Ahmet efendi tarafından kurtarıldıklarını, Rıza beyi onlardan ayrılarak Bigadaki ailesi yanına gitmek üzere yollandığını, kendilerinin Bandırmaya vasıl olup henüz Yunanlılar gelmemiş olmasından arkadaşlarının dağ yollarile Bursaya millî orduya iltika muvaffak olduklarını kendilerininde iki hafta sonra ailesile İstanbul yolile İneboluya çıkarak orduya iltihak ettiklerini bir açıklama mektubundan anladık, kendilerine teşekkürü bir borç bilirim.

            Bu açıklamdan sonra :

            Rıza bey hakkında yaptığımız incelemede, bu zat, Biganın bir anarşi içinde yaşamakta olduğunu öğrenmiş ve bir dağ köyünde maiyetinden terhis olan bir fakir köylünün evine çoban sıfatile girmiş gündüz kırlarda hayvan otlatmış gece onun evinin bir köşesinde yatmış nihayet Bigaya Yunanlılar girmiş artık bu ümidi tamamen kesilmiş olduğundan üstündeki partal elbiselerle yukarıda belirtiğimiz gibi Bandırmadan İstanbula geçerken Yunanlıların eline düşmüş ve izah ettiğimiz akibetle karşılaşmıştır.

            Ben şahsen Adapazarı, Kandıra Geyve ve son Çorum jandarma birliklerinde 338 Ağustosuna kadar Anadoluda çalıştıktan sonra yine Bigaya döndüm, iki buçuk sene sonra geldiğim zaman Bigayı şu durumda buldum.

            Bigada Âşir paşa tümeni var, bir askerî mahkeme faaliyet halinde, amali milliyeye aykırı hareket edenlerden hesap soruyor ve cezalarını veriyor.

            Ordu girer girmez Anzura halef olan Hacı köyünden Çerkes Hacı beyi yakalamışlar ve hükûmet konağının bahçesindeki demir parmaklıklara bağlıyarak önüne gelen dayak atmış ve üstüne dökülen soğuk suların da tesirile sabaha kadar kaskatı kesilmiş ölüsü bulnmuştur.

            Akbaş cephaneliğini basan kahramanlardan Dramalı Rıza beyi İstanbulda yatırarak idam ettiren yenice köylü muhtar Ali beyi de askerî mahkeme idama mahkum etmiş..

            Ayni gece ben de bu hükmün infazında bulundum. Şöyle tuhaf bir durum hasıl oldu :

            -Şurdan bir abdest alayım da son olarak şu camiin önünde bir namaz kılayım diye! İnzibat subayına yalvardı.

            Subay da bunu kabul etti. Henüz müddeiumumî gelmemişti.

            Adamcağız abdest aldı, camie girmek istedi, müsaade etmediler.

            -Namazı dışarıda kıl dediler.

            Hemen orada namaza durdu. Birinci rekâtı kıldı, tam ikinci rekâta rükûa eğileceği yerde, eski hamama doğru fırladı ve kamçıya başladı.

            Gece ortalık karanlık, ileride eski hamamın köşesinde bir fener yanıyor fenerin dip yerinde kayboldu.

            Kimisi kaçtı diyor, kimisi :

            -Fenerden ileriye geçmedi ! diyor.

            Amma Ali bey meydanda yok !

            Hep beraber karanlıkta aramaya başladık; hamam külhanına doğru ilerledik. Orada kalın odunlar vardı. Kibrit çakıp baktık, Bir de ne görelim, Ali bey bir kütüğün arkasında yatıyor.

            Birkaç dipçik attılar. Ceketinin yakasından tutarak sürüklemiye başladılar.

            Tam şadırvanın yanına varıldıkta Ali bey bir daha fırladı ve yakasını tutan inzibatın elinden kutulmuş bayır aşağı koşarak köşeyi saptı. Ayak sesi de kesildi.

            Yeniden kovalama başladı.

            -Tut !

            -Vur !

            -Burada !

            Feryetları ile peşi sıra koşuşuyorlardı. Ali bey yine meydanda yoktu.

            Köşedeki kahveci gündüzden bir yük odun almış bir yre yığmış, meğer Ali bey bu defa da bu odunun arkasında saklanmış..

            Yine buldular ve bu defa Ali beye arkasından (hart) diye bir süngü yerleştirdiler. Ali bey yürüyemez oldu. İnzibatlar iki koltuğuna girdiler. Müddeiumumi de darağacının dibinde bekliyoru. Ali bey ağır yaralı ve yarı ölü olarak asıldı.

            1338 yılındayız. Memlekette artık düşman yok, Herkes harbi umumî ve millî mücadelenin yarasını sarmakla meşgul iken Yunanıstana kaçmış olan Çerkeslerden müteşekkil bir grup yine memlekette ihtilâl çıkarmak ve sözde intikam almak veya büyüklerimize suikast yapmak üzere Yunan adalarından Kazdağı eteklerine Yunanlılar tarafından son sistem tabancalarla teslih edilerek motörle çıkarılıyor ve bunların başlarına da Anzavurun oğlu Kadriyi çete reisi tayin ediyorlar.

            Bunların çıkacaklarını haber alan hükûmet zaten tedbirler almıştı.

            Çıktıkları yerde ateşe tutuluyorlar. Bir kısmı ölüyor, diğerleri de çilyavrusu gibi dağılarak Bayramiç, Ezine, Ayvacık, Biga, Çanakkale mıntıkalarının dağ ve köylerinde saklanmıya başlıyorlar.

            Her taraftak takip müfrezeleri çıktı. Bunlar Biga, Gönen, Adapazarı, Afyon Çerkes köylerindendi. Kimisi vuruluyor, kimisi teslim oluyor ve bu arada şaşkın vaziyette ortada yalnız kalan Anzavurun oğlu Kadri henüz Çanakkaleyi tahliye etmiyen İngilizlere teslim olmak için gelirken Çanakkale kenarında pusuya düşüyor. Yaralanıyor ve yaralı olarak Çanakkale hapishanesine konuyor.

            Kadriyi ısrarla İngilizler istiyor amma, hükûmet vermiyor.

            Kadrinin Çanakkaleden dışarıya kaçırılacağını anlıyan İngilizler her tarafa sık sık devriyeler ve nöbetçiler koyuyorlar.

            Bir gün Bayramiçteki tümen komutanı yaverini sivil elbise ile kaleye gönderiyor Kadriyi bir sandığa koyuyor, sandığı kilidliyor.

            Şayet yolda bağırırsan tabancayı beynine sıkarım diyor.

            Kadri, bir sandık içinde hapishaneden böylece kaçırıldı. Bayramiçte yarası tedavi edildikten sonra askeri mahkeme kararile idam edildi.

            1338 sonlarına doğru gazeteler şöyle bir haber yayınladılar.

            -Biganın bir köyündeki mezarlığında Anzavurun mezarı vardır. Mezar taşında şöyle bir kitabe yazılıdır :

            “Din millet ve memleket uğruna cansiperhane çalışırken Kuvvayi Milliye tarafından bir sureti gaddaranede şeyid edilerek milletin kalbinde unutulmaz bir yara bırakan kuvvayi Muhammediye kumandanı İzzetlû Anzavur paşa hazretlerinin ruhun elfatiha.”

            Etraftaki Çerkes köylüleri bu mezra giderek hasta olanlar sıtmalı bulunanlar toprak alarak suda eritip içiyor, yüzlerine ve gözlerine sürerek orasını âdeta bir tekke haline koymuşlardır. Mahalli hükümetin nazarı dikkatini celbederiz.

            Bu neşriyat üzerine hükûmet âlâkadar olarak mahalline memurlar gönderdi.

            Bu eserim burada sona ererken vazife ve mesleki mecburiyetler dolaysiyle içinde yaşadığım bu vukuat silsilesini gerek eski notlarımdan ve gerekse hafızamdan derliyerek gençliğe bir hizmette bulunabildiysem kendimi bahtiyar sayarım.